DAKTİLO GÜRÜLTÜSÜ

“Daktilo Gürültüsü” başlığını koyduğum bu hatıramı yazmaya başlarken “Bir zamanlar” diye başlamak geldi içimden… Adeta masal anlatır gibi… Evet, şimdi bilgisayar kullanıp da daktilonun zahmetini çekmemiş olanlar için bu konu ancak “bir zamanlar…” diye başlanarak anlatılabilir.

Resmî dairelerde olduğu gibi biz yazarlar için de daktilo en önemli araç idi. Eserlerimizi o âleti kullanarak temize çekiyor ve çoğaltıyorduk. El ile eser yazıp çoğaltmanın yanında daktilo büyük bir nimet idi amma bilgisayar kullanarak yazmanın yanında kağnı ile yolculuk yapmağa benzer…

Daktilo ile ilk tanışmam, Sarayköy Kütüphanesinde olmuştu. İlk şiirlerimi, kütüphanede, orada görevli öğretmenin izniyle, defter yapraklarına yazmıştım.

Öğretmen olduğumda da uzun süre daktilo sahibi olamadım. Şiirlerimi temize çekme ihtiyacını duyuyordum. 1974 yılının ilk aylarıydı, Çal ilçesinin Ataköy (eski adı Hadim, şimdi Baklan ilçesine bağlı) köyünde görev yapıyordum. Köyde bulunan Tarım Kredi Kooperatifinin tek kocaman daktilosunu, mesai saatleri dışında eve getirerek şiirlerimi temize çekerdim. Koca daktiloyu kucaklar, akşamüzeri kaldığım lojmana getirir, sabah erken saatte götürüp teslim ederdim.

İlk daktilomu 1974 yılının son aylarında aldım. Küçük bir daktilo idi… Uzun yıllar işimi gördü. Sonra Prof. Dr. M. Çağatay ÖZDEMİR, biraz daha büyük bir daktilo hediye edince kendi daktilomu öğretmen arkadaşlarımdan birine hediye ettim.

1990’lı yılların ortalarına doğru da bilgisayar sahibi oldum. Daktilomu bir kutuya yerleştirip bir köşeye koyacaktım. Eşim, engel oldu.

-O, evin içinde bizden biri gibi oldu. Bizimle tıkırtılarıyla konuştu. Gözden uzak bir yere atılmasına gönlüm razı olmaz, dedi.

Daktilomu, kendi eliyle gümüşlüğün bir rafına yerleştirdi, üzerine de bir dantel serdi. Yıllardır orada duruyor, iki eski arkadaş olarak bakışıp duruyoruz. Arada sırada torunların oyuncağı oluyor.

Ne zaman onunla göz göze gelsek, hayalimde ortak bir hatıramız canlanır. 1979-1980 ders yılı idi. Denizli’nin merkez Uzunpınar beldesinde görev yapıyordum. “Güdüklerin Vedat” romanımı yazmağa başlamıştım. Geceleri, ilham geldikçe yazıyor, yazıyordum. Eşim, çocuklar uyuyor ben çalışıyordum. Onlar daktilo gürültülerine –pardon, tıkırtılarına- alışkındılar fakat alışkın olmayan birileri vardı, hemen alt katımızda oturan ev sahibimiz…

Bire gece, saat yirmi dördü çoktan geçmişti. Ben kendimi esere vermiş, zamanla alâkamı kesmiştim. Elektrikler aniden kesildi. Canım sıkılmıştı çünkü daha yazacaklarım vardı. Kalktım, perdeyi aralayıp dışarıya baktım; sokak lâmbaları yanıyordu. Düşündüm; hemen yakınımızdaki sokak lambası da yandığına göre, demek ki elektrik kasıtlı olarak kesilmişti. Kesen de –kendisi de bir öğretmen olan- ev sahibimiz (merhum) İbrahim Varol idi. Gecenin sessizliğinde alt kata kadar ulaşan daktilo gürültüsü, onu rahatsız etmiş, uyutmamıştı. Kolay değil, geceler boyu sabretmiş, sonunda dayanamamıştı. Gece vakti kapıyı çalıp rahatsızlığını söylemekten de çekinmişti. Daktilo gürültüsünden kurtulmanın yolunu, evin girişindeki sigortayı gevşetip elektriği kesmekte bulmuştu…

Dudaklarımda bir gülümseme… Bundan böyle yazma işini komşumu rahatsız etmeyecek saatlerde yapmağa karar vererek, yatmağa hazırlandım…

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile