GÖNDEREMEDİĞİM TENKİT

İş icabı gittiğim İç Anadolu’daki ilçelerden birinde, bir kitapçının önündeki topluluk gözüme ilişti. Yaklaştım ve oradakilerden birine sordum:

-Burada ne var? Toplanılmasının sebebi ne?

-Kitap evinin açılışı var. Bir yazar davet edildi, kitaplarını imzalayacak.

-Hangi yazar geliyor?

-Filan…

Gelecek olan, piyasada adı bilinen bir yazardı. Eserleri bir kısım insana hitap ediyor ve daha çok onlar tarafından okuyordu. Bu tesadüfü iyi değerlendirerek onu görmeyi ve imzalı bir kitabına sahip olmayı arzuladım. İşimi ona göre ayarlayıp açılışta bulundum ve imza törenine katıldım. Kitaplarından birini aldım, sıraya geçerek imzalattım.

Tabii birkaç gün içinde okudum.

Kitap okurken âdetimdir, elimde, o an elime geçen herhangi bir kalem mutlaka bulunur. Beğendiğim, beni etkileyen ve düşündüren satırların altını çizerim. Beğenmediğim tarafları ok çıkararak yan taraftaki boşlukta tenkit ederim. Bu arada düzeltme (tashih) işini de üstlenir, yazım hatalarını da tek tek düzeltirim.

Huylu huyundan vazgeçecek değil ya, o kitabı okurken de aynı şekilde davrandım. Ben, “Bu yazar beyefendinin onlarca kitabı var. Tek tük tashih hataları bulunabilir. Kurgulamada, ifadelerde, tiplerde neyi nasıl yapmış bir bakarım. Hisse kaparım…” diye düşünüyordum.

Heyhat… Öyle çok dizgi hatası vardı ki… Bu durum beni şöyle düşünmeye sevk etti: “Ya yazar yazıp bitirdikten sonra eserini tekrar dönüp okumamıştı ya da yayınevinin bir tashihçisi yoktu. Sonra eserin adı ile romanın konusunun alâkası da yoktu. Ancak sonlara doğru, ana konunun tamamen dışındaki bir ayrıntı durumunda yaşanan bir olaya dayanıyordu. O da iki sayfada geçiştirilmişti.

Şahısların konuşmaları, bazen üç, bazen dört paragrafa bölünerek devam ettiriliyordu. Bir şahsın konuşmasını okumaya başlıyorum, paragraf bitiyor. “Konuşma bitti” diye düşünürken diğer paragrafta devam ettiğini görüyorum. Onda da bitmiyor, üçüncü hatta dördüncüsünde de devam ediyor. Üşenmeyip saydım, bir sayfada tam yedi paragrafa bölünmüştü konuşma. Bu durumda sıkılıyor insan. Tabii bu durum yazarın işi değildir, olamaz! “Yayınevindeki sayfa düzenleyicisinin işidir. Konuşma paragraflarını çoğaltmak, kitaptaki sayfa sayısını artırmak için düşünülmüş bir işlem olmalı…” diye düşünüyorum.

Ayrıca, bu kadar meşhur yazara yakışmayacak ifadeler de yakaladım: “Canhıraş bir tebessüm vardı ikisinin de dudaklarında…” Canhıraş türünde bir tebessümün nasıl olacağını ben hayal edemedim. Bir sayfada da “… hangi isme hangi meblağda paranın çıkartılması gerektiği listeyi hazırlamış…” Yazar, romanını bir kere daha okusa; bu cümledeki “gerektiği” kelimesini “gereken” olarak düzeltirdi. İşte birkaç örnek daha:

“… bu sırada elini yalının ziline çökmüştü bile.” Takır tukur ses veren bir ifade. Elin zile çökmesi! Edebiyat bu galiba!

“… hatta sarhoşça gibi bir hâl vardı delikanlının üzerinde.” Hem “sarhoşça” hem “gibi”… Yazar, sanırım “sarhoş gibi” diyecekti.

“Sana önemli bir sürprizim var.” Sürpriz, zaten konusu itibarı ile hep önemli değil midir? Acaba önemsiz sürprizler de mi var?

“Sokağın sessizliği, bahçenin iniltisi, gözlerindeki mahmurluk kadar derin, mefluç ve sessiz bir manzara hâkimdi baktığı her köşede…” Hem inilti, hem sessizlik! Hayret…

Sözün kısası kadar yazının da kısası makbul olmalı diyerek şu satırları da ilave ediyorum:

Beğendiğim ifadeleri görünce altlarını çizdim. Kurgulamada kusurlu bulduğum yerleri de işaretledim. Konuşmaların kaç paragraf sürdüğünü her sayfada belirttim. Elimde kırmızı kalem bulunduğu için, o kitap da pek fazla kırmızıya boyandı.

Kitabı kaldırıp rafa koymadan önce şöyle bir düşündüm: “Şimdi oturup bilgisayarın başına, bu kitapla ilgili düşüncelerimi yazmalı ve yazarına göndermeliyim.” dedim.

Sonra vazgeçtim. Kendimi bu düşünceden vazgeçirmem öyle pek kolay olmadı. Çünkü o yazar beyefendi, camiasında pek sevilen biriydi. Cilt cilt romanları rafları süslüyor, okuyucu buluyordu. Ben düşüncelerimi, tavsiyelerimi bir dost tavrıyla sergileyecektim. Belki anlayış görür, teşekkürle karşılaşabilirdim. Belki beni anlamayabilir, başka türlü yorumlayabilirdi. “Sen kim oluyorsun? Haddini bil!” şeklinde karşılık görebilirdim. Tenkide tahammül etmek her babayiğidin harcı değildir. Hele o kişi bir üstat olarak görünüyorsa…

Gönderemediğim tenkitlerim ve tavsiyelerim, o kitabın sayfalarında, işaretlenmiş ve not edilmiş şekliyle duruyor…

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile