SAĞIRLAR BİRBİRİNİ AĞIRLAR

Üyesi bulunduğum Avrasya Yazarlar Birliği Genel Başkanı Sayın Yakup Deliömeroğlu telefonla arayıp,

-İstanbul’da İkinci Boğaziçi Kitap Fuarı açılacak oraya bizim standımızda katılır mısın? diye sordu.

-Katılırım, dedim.

Katılma günümü Yakup Bey ayarladı. Fuarın açılışının yapıldığı ilk gün orada olacak ve kitaplarımı imzalayacaktım. Bende, sergileyecek ve okurlara imzalayacak miktarda kitap yoktu. Hikmet Neşriyat’ın sahibi Ersan Bostan Bey’i arayıp, “Fuara kitaplarımdan getirebilir misin?” diye sordum. Kabul etti.

Fuarın ilk günü olan 15 Eylül 2011 sabahı erken saatlerde İstanbul Esenler Otogar’ında idim. Ersan Bey, beni karşılayıp yayınevine götürdü. Her kitabımdan onar adet paketleyip beni ve eserlerimi İstanbul Kongre Merkezi Harbiye’deki fuar alanına ulaştırdı.

Kitaplarımı, Avrasya Yazarlar Birliği standına heyecanla sergiledim. Okullarda onlarca defa sohbet ve imza günlerinde bulunmuştum amma bir kitap fuarına ilk defa katılıyordum. Kitaplarım sayı itibariyle yeterli olacak mıydı? Sohbetlerde ne tür sorularla karşılaşacaktım? Bilemiyordum…

Benim söyleşim Maçka Salonunda saat 14.00’e alınmıştı ve bir saat süre ayrılmıştı. Benden önce Avrasya Yazarlar Birliği üyeleri Ali Akbaş ve Hüseyin Özbay okurlarla sohbet edeceklerdi. Fuarın teması, “göç” olarak kabul edilmişti. Ben, bu sebeple Ceviz Ağacındaki Salıncak adlı kitabıma adını veren, göç konulu kısa hikâyemi okumaya karar verdim.

Açılışın yapılmasını bekledim, yapılmadı. Stantları dolaştım, herkes hazırlığını yapmış okurları bekliyordu fakat ortada okur, müşteri kimseler görünmüyordu.  Arada bazı şair ve yazarlar anons ediliyor ve söyleşi saatleri için salonlarına davet ediliyordu. Avrasya yazarlar Birliği standındaki bayana, sohbetlerin öğleden sonra yapılacağı söylenmişti. Ali Akbaş Bey ile Hüseyin Özbaş Beyler Yalova’daki Türk Dünyası Çeviri Sempozyumundan gelerek öğleden sonraki söyleşilerine katılacaklardı; öğle saatlerinde geldiler.

Benim söyleşi vakti geldiğinde bizim stanttan yazarlar, şairler, görevliler, on kişi, birlikte Maçka salonuna gittik. Bir on kişilik grup daha geldi. O grup, Amerikalı Şair Sidney Wade’yi getirmişlerdi. Aynı saatte salon hem bana hem de o şaire verilmişti. Hoş bir durum yoktu. Biz salonu terk etsek, onlar ancak on kişi ile söyleşiyi sürdüreceklerdi. Onlar terk etseler biz de kendi kendimize sohbet edecektik. Nitekim diğer grup başka salona geçmeye karar verdi. Onlara, “Önce sizin şair okusun, söyleşide bulunsun; sizi biz dinleyelim. Bizi de siz dinlersiniz.” dedim. Kabul ettiler. Böylece on tane dinleyici bulmuştum. Amerika’dan gelmiş bir şair bayan da sayısı az da olsa dinleyenlere şiir okumuş olacaktı; ona karşı ülkemizi mahcup etmeyecektik.

Yarım saati biraz aşan süre o bayan şiirlerini okudu, şiirleri üzerine sohbet edildi. Sıra bana gelmişti. Ben orada, Amerikalı şaire ve onu konuk edenlere karşı bir Türk şairinin şiirlerinin okunmasını uygun bularak Şair Ali Akbaş Bey’i kısaca tanıtıp masaya davet ettim. Ali Bey de şiirlerini okudu, soruları cevapladı. Diğer grup üyeleri memnuniyetlerini belirterek salondan ayrıldılar. Amerikalıya karşı ülkemizin onurunu korumuş olmanın sevinci içindeydik.

Maçka salonunda bize ayrılan süre bitmek üzereydi. Okur, dinleyen kimse yoktu. Avrasya Yazarlar Birliği üye ve görevlileri olarak kendi kendimize kalmıştık. Masaya geçtim. Kitabı açtım, okuyor pozuna bürünerek, görevli kızımıza seslendim.

-Kardeşim, şöyle bir fotoğrafımı çek de hatıra kalsın. Denizli’deki muhabir arkadaşlar benden fotoğraf ve haber bekliyorlar. Hiç olmazsa fotoğrafı fuara katıldığımızın belgesi olarak gösterir ve iki satır da haber yaparız, dedim.

Arkadaşlar hemen oturdular. “Oku!” dediler, biz dinleyeceğiz. Okudum, dinlediler. Eyvaz Zeynelov, bir hikâyesini okudu. Boğazlarından rahatsız olması sebebiyle rica ettiği için İmdat Avşar’ın bir hikâyesini de ben okudum. Böylece “Sağırlar, birbirini ağırlar.” sözü gerçek olmuş, aynı derneğin üyeleri birbirimizi ağırlamıştık.

O gün, saat on yediye kadar stantta kaldım. Fuar alanında, yayınevlerinin görevlileri, şair ve yazarlardan başka kimse görünmüyordu. 21 Eylüle kadar sürecek program içerisinde Avrasya Yazarlar Birliği üyesi hikâyeci Osman Çeviksoy da Ankara’dan gelerek fuara katılacaktı. Standımızda görevli bayana, “Birkaç gün duruma bakın. Fuara okur olarak katılım olmayacaksa, hep böyle sinek avlanacak olunursa Osman Bey’e haber verin,  o bari boşuna yorulmasın.” dedim.

O gece kitaplarımı görevlilere emanet ederek Denizli’ye döndüm. Kitaplarım fuar sonuna kadar sergilenecekti. Ertesi gün ve daha sonraki günler, konuştuğum dernek görevlileri, durumun ilk günkü gibi olduğunu, organize bozukluğu sebebiyle okurların haberleri olmadığı için ilgi göstermediğini, stant görevlilerinin birbirlerini seyrettiklerini söylediler. Durum böyle olunca Osman Çeviksoy Bey de fuara katılmamıştı. Çeviksoy, fuarla ilgili konuşurken;

-Kitap imzaladın mı? diye sordu.

O, her ne kadar anlatılsa da oradaki durumun bir kitap fuarı için ne kadar olumsuz olduğunu, görmediği için anlayamazdı.

-Tek kitap bile imzalamadım, diye cevap verdim.

-Yaa!... dedi hayretle.

İlk defa bir kitap fuarına yazar olarak katılmıştım ancak moralim bozuktu. Birileri, bizleri yeni bir kitap fuarını piyasada tutturma çalışmasına alet etmişlerdi. Stant görevlileri, şairler ve yazarlar olarak bizler de; “sağırlar, birbirini ağırlar” misali birbirimizi ağırlamıştık

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile