KÜÇÜK KİRACILARIM

Telefonum çaldı, açtım. Karşıdaki kendisini tanıttıktan sonra, “Evinizi kiralamak istiyorum, buluşabilir miyiz?” dedi. Sevindim… Şehrin kenar semtlerinden birinde iki katlı bir evim vardı. Alt katta bir kiracı kalıyordu; üst kat, üç-dört ay önce boşalmıştı. Belediye ve devlet durmadan apartmanlar diktiği ve uygun şartlarda sattığı için son günlerde kiracı bulmak ev sahipleri için zorlaşmıştı. Bu olumsuzluğa bir diğer sebep de ülkeyi sarsan krizin, –yöneticilerimiz her ne kadar “Teğet geçecek.” deseler de- şehrimizi dahi vurmuş olması, fabrikalardan bazılarının kapanarak işçilerin köylerine dönmek durumunda kalmalarıydı. Bu sebeplerle bina bollaşmış, kira fiyatları ve ev fiyatları iyice düşmüştü. Buluşma zamanını kararlaştırdık, buluştuk…

Karşımda, kilo olarak toplu, güler yüzlü bir genç vardı. Anlattığına göre; inşaat boyacılığı yapıyordu; şehir merkezine yakın kasabalardan birindendi; evliydi ve iki çocukluydu. O kasabadan tanıdıklarım vardı; sordum, onları tanıyordu. Görünüşü, tavrı ve konuşmaları ile güvenimi kazanmıştı. Öyleyken bana göre çok önemli olan şartlarımı söyledim.

-Bak delikanlı! Komşularım mazbut, iyi insanlardır. İçki içmeni hiç istemem amma içersen de sarhoş olup komşularını rahatsız edecek bir davranışta bulunma…

-Yok dayı, dedi genç, sigara bile içmiyorum. Ben dar gelirli bir insanım, içkiye, sigaraya para ayırma lüksüm yok. Gönlün benden yana rahat olsun.

“Aferin delikanlıya, tam aradığım insan!” dedim içimden; fiyatta da anlaştık. İlk kira ücretini peşin aldım. “Ne olur ne olmaz, dışı başka içi başka biri de olabilir.” düşüncesiyle depozit istedim, yalvardı.

-Ağabey, bu ara işler pek iyi değil. Kiranı her ay peşin öderim, söz… Evini pek beğendim, uzun yıllar kiracın olarak kalabilirim. Merak etme, çıkarken de bir takıntı bırakmam…

İnanmaktan başka çarem yoktu, çünkü karşımdaki alnının teri ve elinin kiri ile çoluk çocuğunu besleyen biriydi. Sözleşmeyi yaptık, anahtarları teslim ettim. Kendisinin ve hanımının cep telefonlarını kaydettim.

Birkaç gün sonra taşınmışlar. Taşınmaları ile ilgili bilgileri alt kattaki kiracım verdi.

-Gece yarısı, biz tam uykuya dalmışken, evin yanına bir kamyon yanaştı. Taşınmaları sabaha kadar devam etti, gürültüden uyuyamadık. İkazlarımıza da, “Taşınma zamanında bu kadar gürültü olur. Siz ne biçim komşularsınız?” biçiminde sert karşılıklar verdiler. Hanımla ikimiz ertesi gün iş yerlerimize uykumuz kanmamış olarak gittik.

İçimden, “Eyvah!” dedim. “Taşınma dediğin gece yarısı olmaz. Sanırım bunlar, bir yerlerden apar topar kaçıp geldiler. Kira ücretini, elektrik ve su paralarını ödememek için gece yarısında taşınmayı tercih etmiş olmalılar. Eski ev sahipleri ile aralarında, belki başka sorunları da vardı. Komşularını rahatsız etmekten de çekinmediklerine göre benim kiracılar pek tekin insanlar olmasa gerek…”

Aklıma gelen kötü düşünceleri, “Belki taşınmaları böyle icap etmiştir. Taşınma anında verilen rahatsızlık gelip geçicidir. Alt kattakilerin de katlanmaları gerekirdi. Ne vardı hemen şikâyet edecek? “ diyerek savmaya çalıştım.

Sonraki günlerde, yeni kiracılarım ile ilgili bilgiler, birbiri ardınca gelmeye devam etti.

-Ağabey, evi kiralayan adam pek görünmüyor. Evin erkeği olan bir insan belli zamanlarda evinde olmaz mı? Gündüz, akşamüzeri şöyle bir uğruyor, sonra gidiyor. Kadın da görünmüyor. Evde üç çocuk var… En büyükleri kız, evin bütün işini o çekip çeviriyor.

Hayda!... Gel de kötü düşünme. Evin erkeği neden evde bulunmaz? Kiracım, “İki çocukluyum.” demişti, neden üç çocuk? Çok çocuklu aileye ev vermezler diye düşünerek yalan mı söyledi acaba? Ancak geceleri, geç vakitlerde gelebildiğine göre, demek ki kadın da çalışıyor. Olabilir, kadın da erkek de çalışabilir. Acaba kadın nerede çalışıyor?

Üç çocuk konusu midemi bulandırmıştı. Telefonla kiracım aradım.

-İki çocukluyum demiştin, üçüncü bir çocuk varmış.

-Üçüncüsü misafir, dedi kiracım. Baldızımın çocuğu, bir süre bizde kalacak.

Eh, olabilir… Üç çocuklu da olsa fark etmez. Bence önemli olan, mahalle sakinlerinin rahatsız olmaması ve kiranın zamanında ödenmesi…

Kiraya verdiğim evin bahçesinde yapılacak işler vardı. Çit bitkileri kesilecek, ağaçların dipleri açılacak, budamalar yapılacaktı. Bazı günler gidip bahçede çalışıyordum. Bir gün, bu işlerle uğraşırken, evin yanında bir taksi durdu, bir kadın indi. Markete uğramıştı besbelli, elinde zorlanarak taşıdığı, sebze meyve poşetleri vardı. Benim eve doğru yürümeye başlayınca, kiracım olan kadın olduğunu anladım. Söylendiği gibi, bir yağlı boyacı eşi gibi değildi giyinişi; normalinden pek süslü, pek açıktı… İlk defa görüşüyorduk. Bana bir “Merhaba! Kolay gelsin” deyip içeri girdi. Şoför bekledi, birkaç dakika sonra kadını, getirdiği gibi götürdü. Hayret etmiştim; bir yağlı boyacı eşi, taksilerde geziyordu, hem de evin yirmi metre ötesinden dolmuşlar gelip geçerken…

Kiracılarıma karşı hoşnutsuzluğum iyice artmıştı. Bir ara, büyük kız sobaya kömür hazırlamak için kömür kovasıyla odunluğa indi. Fırsatı kaçırmayıp sordum.

-Kızım, demin poşetlerle gelip dönen annen miydi?

-Evet…

-Annen hangi işte çalışıyor?

-Kuaförde…

Çocuk tek kelimelik sözlerle cevap veriyordu; tavrı da “Fazla soru sorma!” der gibiydi. İşini bir an önce bitirip içeriye girdi.

Bir ay kadar zaman geçmişti. Bu defa kiradaki evimin karşısındaki komşu telefondaydı.

-Ağabey, üst kattaki kiracından çok rahatsızız. Gece gündüz evin çevresinde erkekler dolanmaya başladı. Gece gelip gidenler, eve girip çıkan erkekler oluyor… Ailecek bu durumdan huzursuzuz. Gündüz işe gittiğimizde gözümüz arkada, evimizde kalıyor. Çoluk çocuğu dışarıya çıkaramaz olduk.

Alt kattaki kiracım da aynı tarzda haberler vermesin mi!

-Ağabey, kiracın olan kadın, gece yarılarında, taksilerle, sarhoş bir hâlde getirilip bırakılıyor.

Eyvah! Evimi ben kimlere vermişim? Başıma püsküllü belâyı bulmuşum… Ne yapacağım şimdi? Gidip konuşsam; kiralayan kişi görülmüyor, karısı evde bulunmuyor; muhatabım çocuklar… Onlara ne diyebilirim? Yine de gidiyorum. Bir akşamüzeri, eve gidip çocuklarla konuşuyorum. Üç tane çocuk… Büyük kız, 13-14 yaşlarında, diğeri on yaşındaymış; ilköğretim okuluna gidiyorlarmış. Üçüncüsü bir esmer oğlancık; sekiz yaşında olmalı… Sorularımı hep büyük kız cevaplıyor.

-Babanız nerede çocuklar?

-İşte, çalışıyor.

-Babanız iki çocuğum var demişti. Bu kimin çocuğu?

-Teyzemin çocuğu…

Bu defa çocuğa dönüyorum.

-Sen okula gitmiyor musun?

Yine büyük kız cevap veriyor.

-Geçen yıl ana okuluna gitmişti.

-Bu yıl neden gitmedi?

-….

Üstlerine gitmiyorum. Büyük kız, kömür dolduruyor, odun kırıp hazırlıyor; maşallah becerikli. Anaları babaları ortada görünmüyor; benim kiracılarım çocuklar… Çocukların kullandığı evin bakımı nasıl olur? Mutfak dolapları, yüklükler bir ev kadının titizliğinde kullanılmaz ki… Yazık, mutfak dolaplarını yeni yaptırmış, dünyanın parasını vermiştim.

Bu konuşmaların üzerinden bir ay daha geçiyor. İki aydır kira parası ödenmiyor. Kiralayan kişiye telefon ediyorum, açan yok… Kira ödenmeyecek, komşular rahatsız olacak… Konum komşudan şikâyet üzerine şikâyet alacağım. Bu böyle sürüp gitmemeli… Kiracım olan adamı araştırmaya karar veriyorum. O kasabadan tanıdığım iş adamlarından biri; istediğim bilgiyi fazlasıyla veriyor.

-Senin kiracı, bizim kasabadan filanın oğlu. Babası, annesi iyi insanlardır. Babası, bir fabrikada çalıştı ve emekli oldu. Şehir merkezinde, filan semtte oturuyor, adı, soyadı şu…

-Peki oğlu…

-Oğlu evli, bir çocuğu var. Geçimsizler, henüz boşanmadılar ancak hanımından ayrı yaşıyor.

-Bana, kiracımın babasının ev telefonunu verebilir misin? Sende varsa…

-Hay hay…

Telefonu yazıyorum.

Kiracımın, kendisi bir çocuklu, ayrı yaşadığı bir hanımı var… Kiraladığı evde üç çocuklu; süslü, açık giyinişli, geceleri eve sarhoş gelen bir başka kadın… Evin etrafında erkeklerin dolaşmaları… Kiracım bir haltlar karıştırıyor… Huzursuzum… Komşular huzursuz… Kiracılarımı bir an önce evden çıkarmalıyım fakat kiralayan kişi evde yok, bulamıyorum… Kadına ne diyebilirim, o benim muhatabım değil ki!

Bir gün, yine evin bahçesinde çalışıyordum. Bir özel otomobil geldi. Biri indi, zili çaldı.

-Kimi aradınız? diye sordum.

-Ben halı tüccarıyım, dedi adam. Bu adreste oturan kadına halı satmıştım, taksitleri ödemiyor.

Adam zili çaldı, çaldı; kapıyı açan olmayınca gitti. İşimi bitirip dolmuşa binmek üzere caddeye çıkmıştım. Elli metre kadar ötede, kaldırımda, orta yaşlarda bir kadın, kiracılarım olan çocuklardan küçük kızı bileğinden tutmuş, onunla konuşuyordu. Tavırlarına bakılırsa aralarında normal bir konuşma geçmiyordu. Kız kendini kurtarmak istiyor, kadın bırakmadığı gibi durmadan azarlıyordu. Yanlarına gittim.

-Bu çocuktan ne istiyorsunuz hanım efendi? diye sordum.

Kadın, çocuğu bırakmadan cevapladı.

-Bunlar benim kiracılarımdı. Altı aylık kirayı vermeden kaçtılar. Uzun zamandan beri peşlerindeydim, nereye taşındıklarını öğrenmeye çalışıyordum. Yolda yakalayınca bırakmadım. Evlerinin yerini öğrenmek istedim.

-Öğrenebildin mi?

Kadın, benim evin aksi istikameti göstererek;

-Şurada, ana yolun üzerindeki benzinliğin yanındaymış… dedi.

-Bizim kız, ben onların evini biliyorum, dedim. Onlar şimdi benim kiracım. Çocuğu bırak evine gitsin.

Kadın bana inanmıştı. Çocuğu bıraktı, başladı söylenmeye.

-Ah kardeşim! Bunlar beni yaktılar, şimdi de seni yakacaklar.

Çocuk, serbest bırakılınca kaçtı. Evlerine doğru gitmiyor, ters istikamette koşuyordu. Aklınca kadını şaşırtacak, evinin yolunu ona göstermeyecekti.

Kadın, pek yanıktı, anlatmaya başladı.

-Şehirde bir diş teknisyeni var, filan… Bunlar onun çocukları. Evimde bir yıla yakın süre kiracı olarak kaldılar. Sonra boşandıklarını duydum. Kadın, bir gece eşyaları toplayıp kaçmış. Altı aylık kira alacağım kaldı. Ben dul bir kadınım, oradan gelen paralarla karnımı doyuruyordum… Paramdan daha çok üç çocuğa acıyorum…

Kiracılarımla ilgili bilgim biraz daha artmıştı. Çocukların annesi olan kadın, birileri ile yaşıyor, yaşadığı kişi kendisini bırakınca bir başkası ile birlikte oluyordu. Bu kanaate varınca yüreğim cız etti. Evlerine bir yıl birisi girip çıkacaktı erkek olarak, beş altı ay da bir başkası… Çocuklar, gecede gündüzde gelip gidenlerin amacını da anlamayacak yaşta değillerdi. O çirkef ortamında onlar ne olacaktı?

Kadına, benim evi gösterdim. O zili çaldı. Kapıyı, demin aksi istikamete kaçan kız açtı. Kadın izin bile istemeden eve daldı, ben oradan ayrıldım.

Kiracılarımın bir an önce evden çıkması tek dileğimdi artık… Ancak işimin zorluğunun da farkındaydım. İçim yanıyordu. Derdimi paylaşmak, bir nebze olsun rahatlamak arzusuyla durumu anlattığım yakın dostlarımdan bazıları benimle dalga geçiyorlardı. Biri;

-Evi bana satarsın. Ben de yeni ev sahibi olarak hukuki hakkımı kullanarak kiracılarını çıkarırım, dedi gülümseyerek. Sonra evi tekrar sana devrederim; güvenirsen, işine gelirse…

Diğeri;

-Hazır, sahipsiz bir genç kadın bulmuşsun; kıy dinî nikahı… İkinci eşin olsun, dedi sırıtarak… Hazır üç tane de çocuk… Okutursun, everirsin; sevap kazanırsın…

Tövbe Ya Rabbi!... Bana yol göstereceklerine milletin eğlencesi oluyordum. Aklıma, kiracım olan kadının diş teknisyeni eski dostunu araştırmak geldi. Benim de aynı meslekten bir arkadaşım vardı. İlk fırsatta onun iş yerine gittim. Anlattım. Arkadaşım gülümsedi…

-Söylediklerin doğru ağabey, dedi. Bir yanlışın var, o kadın kuaför yanında çalışmıyor, meyhane sanatçısı… Diş teknisyeni filan, kendisi evli olduğu hâlde o kadınla bir yıl yaşadı; sonra başından savdı.

Kiracılarım hakkında bu kadar bilgi yeterliydi. Artık harekete geçmeliydim. Neler yapmam gerektiğini düşündüm. Kararlarımı sırasıyla yerine getirecektim. Önce evimde duran kadını telefonla aradım. Ona kendimce gereken ültimatomu verdim.

-Şu anda benim evimde duruyorsun ancak evi kiralayan başkası. Hukuki açıdan başvurduğumda mahkeme seni hemen evden çıkarır. Kiralarını öde ve hemen evden çık.

-En kısa zamanda çıkacağım!...

Kadın umduğumdan sakin ve yumuşak konuşmuştu. Fakat hayatını yanlış yaşayan bir kadının sözüne güvenemezdim. İşi sağlama bağlamalıydım. Kabadayı bir dostum vardı, kadını bir de ona arattırdım. Öylelerinin dilinden o anlardı. Kabadayı arkadaşım, kendi üslubuyla esti gürledi.

-Bir an önce arkadaşımın evinden çıkmazsan gelir saçından tutar, sürükleyerek dışarıya atarım. Eşyalarını da kapının önüne koyarım.

Kadın, ona da “En kısa zamanda çıkacağım.” cevabını vermiş. Kabadayı arkadaşıma teşekkür ettim. Sıra, hovarda inşaat boyacısından öcümü almağa gelmişti. Madem o beni mağdur etmişti, ben de onu ana ve babasının önünde mahcup etmeliydim. Büyükleri durumunu öğrenince belki hovardalıktan vazgeçerek geçinmediği eşine ve çocuğuna dönerdi. Boyacının babasının ev telefonunu aradım. Karşıma bir erkek çıktı.

-Filanın evi mi?

-Evet.

-İnşaat boyacısı falan kişi neyiniz oluyor?

-Benim oğlum…

-Şehrin filan semtinde kiraya verdiğim bir evim var. Oğlunuz, o evi kendisi için kiralamıştı. Şimdi orada, pavyon sanatçısı bir kadınla dost hayatı yaşıyor…

-Ne?…

Telefonda uzun denecek süre sessizlik yaşandı. “Alo, alo!” desem de karşımdaki cevap vermiyor fakat telefonu da kapatmıyordu. Ahizeyi bir kadın almış olmalıydı, konuşmaya o devam etti.

-Ben, filanın annesiyim. Eşim haberi duyunca rahatsızlandı. Bir de bana anlatır mısın?

-Sizleri üzmek istemezdim ancak anne ve baba olarak oğlunuzun durumunu bilmeniz gerekir diye düşündüm. Oğlunuz, “İki çocuğum var.” diyerek kiraladığı evime, dostu olan üç çocuklu kadını yerleştirdi. İlk ay kirayı verdi, sonra da görünmedi. Ayrıca komşular, gecede gündüzde eve girip çıkanlardan rahatsız oluyor. Oğlunuzun durumunu bilmenizi istedim…

-Oğlum bizimle birlikte kalıyor... Bir kızı var, torunumuz, ona biz bakıyoruz. Oğlum, bazı geceler arkadaşımda kalacağım diye izin istiyordu. Demek ki…

Vedalaştım, ahizeyi yerine koydum. Son yapacağım iş çocukları içinde bulundukları o kötü ortamdan kurtarmaktı. Oturdum, valiliğe bir dilekçe yazdım. Çocukları, yaşadığı ortamı anlattım, onları bekleyen tehlikeleri sıraladım. Onların o ortamdan kurtarılmalarını istedim. Dilekçemi, bir vali yardımcısı imzalayarak Emniyet Müdürlüğüne havale edecekti. Oradan da ilgili birime gönderilecekti. Bu isteğim, sıradan bir arzuhal olarak görülmemeliydi, devlet o gül gibi çocukları, batağa düşmeden sahiplenmeliydi. Vilayette etkili bir arkadaşım vardı, onu arayıp buldum. “Filan vali yardımcısı senin arkadaşın, ona bir telefon et de benim bir dilekçeyle geleceğimi ve konuya sahip çıkmasını söyle…” dedim. Sağ olsun, beni kırmadı; telefonla aradı. Sevindim, arkadaşımın arkadaşı vali yardımcısının makamına gittim. Kendimi tanıttım, “Filan şahıs telefon etmişti.” dedim. Ne “Otur!” dedi; ne de, “Şu hikâyeyi bir de ben dinleyeyim, anlat!” diye konuştu. Gayet resmi bir tavırla imzayı attı, dilekçemi Emniyet Müdürlüğüne havale etti. Ben, hiç olmazsa, Emniyet Müdürlüğüne telefon açarak, “Bu işle ilgilenmenizi istiyor, sonucunu bekliyorum.”  talimatını vermesini bekliyordum. Bu davranış, üzerimde soğuk duş etkisi yapmıştı. O ona buyuracaktı, o başkasına, başkası da bir diğerine… Vali yardımcısı, dilekçeyi okuduğu hâlde, çocukların korunması konusunda heyecan duymamış ve hassas davranmamıştı. Onun havale edeceği kişiler, sıradan bir resmî iş olarak göreceklerdi… Havale anlayışıyla bir sonuç alınacağından ümidimi kestim.

Hükümet binasından çıkınca doğru arkadaşımın yanına gittim. Ona sitem ettim.

-Telefonun işe yaramadı. Sıradan bir vatandaş muamelesi göstererek dilekçemi havale etmekle yetindi. Ben kendim gitsem de olacağı oydu. Üç çocuğun bataklığa sürükleniyor diyorum, devletin yetkilisi buz gibi, heyecansız, duygusuz…

-Devletin yapacağı bir şey yok ki, dedi arkadaşım. Kadın şöyle veya böyle bir işte çalışıyor mu, çalışıyor. Sonra çocuklarına annelik ediyor görüntüsünde de… Senin, Avrupa Birliğine uyum adına çıkarılan kanunlardan haberin yok galiba. Zina bile suç olmaktan çıkarılmışken…

Arkadaşım haklıydı.

-Bunları neden önce söylemedin? dedim.

-Çok iyi niyetli ve ümitliydin. Sana engel olmak istemedim.

Emniyet Müdürlüğüne gitmekten vazgeçtim. Dilekçeyi yırtıp attım.

İçinde bulunduğum durumdan hem ümitliydim hem de ümitsiz… O şartlarda yaşayan bir kadın, ne kabadayı tehdidinden çekinirdi ne de ev sahibinin hukukta haklı çıkacağından… Ümidim, kiracılarımın eski ev sahibi kadının, iz sürerek kiracılarımın adresini öğrenmiş olmasınaydı. Kiracılarım; o kadından ve halı mağazası sahibinin alacak istemelerinden –belki başka borçlu oldukları kişiler de vardı- kurtulmak için bir başka adrese taşınma ihtiyacını duyabilirlerdi.

Beklediğim oldu. Bir gün, alt katta duran kiracım telefon etti.

-Ağabey üst kattakiler taşınıyor.

-Kadın kendisi var mı?

-Yok… Evde çocuklardan başka kimse yok. Bir nakliye firması eşyaları kendi topluyor.

Sevindim… Hemen arabama binip oraya gittim. Evi nasıl teslim alacağımın merakı içindeydim. Sırtlanıp götüremezlerdi amma çocukların kullandığı evde epey hasar bulacağımı tahmin ediyordum. Eşyaları hemen hemen yüklemişlerdi. Aylar sonra evime girebildim. Tahminimde yanılmamıştım. O, yeni yaptırdığım mutfak dolapları pek hor kullanılmıştı, kir içindeydi. Oda kapılarından ikisinin buzlu camı kırılmıştı. Kırma kapının hemen dibine soba kurmuşlar, yağlı boyalar kabarmış, patlamış, akmalar peyda olmuştu.

-Nereye taşınıyorsunuz? dedim.

Çocuklardan ses gelmedi. Eski ev sahibinden olduğu gibi benden de gizliyorlardı yeni adreslerini. Verilmeyen kira ücretlerini, kapıların boya masrafını, takılacak camların ücretini, elektrik ve su paralarını bana bırakarak gittiler. Arabaya binip arkalarından gitmek, yeni adreslerini öğrenmek isteğimi; “Öğrensen ne olacak? Kimin yakasına yapışarak alabileceksin? Kendi evinde dururken ne yapabildin ki?” diye sorarak kendimi tuttum. Odunluktaki odun ve kömürleri, -kamyonda yer kalmadığı için olsa gerek- bırakmışlardı. Onları almaya geldiklerinde, belki alacaklarımı tahsil edebilirdim, belki...

On gün kadar geçmişti, Kurban Bayramının ilk gününü yaşıyorduk. Alt kattaki kiracım telefonla aradı, bayramlaştı.

-Ağabey, üst kattan çıkanlar odunlarını kömürlerini almaya gelmişler; ben vermedim.

-Hemen geliyorum, dedim…

Gittim. Bayramın birinci gününü boşuna bu iş için ayırmamışlardı. Alt kattaki kiracının da bayram dolayısıyla köyüne gideceğinin hesabını yapmışlardı. Kimsenin bulunmadığı o gün, odunluğun kapısını kırarak içindekileri götüreceklerdi. Kara kuru, çolak kollu genç bir adam, eski, küçük bir pikapla gelmişti. Ne anaları vardı yanlarında ne de baba bildikleri adamlar; iki kız, onca odun ve kömürü pikaba yüklemişti. Son kalan torbaları da yüklemeye çalışıyorlardı. Zavallılar, kan ter içinde, kalmışlardı. Kömür torbalarını zorlanarak da olsa pikaba doğru sürüklüyorlardı. Çolak, kendisi taşımıyor, “Haydi çocuklar, çabuk olun çocuklar!” diye onları daha hızlı çalışmaya teşvik ediyordu. Onlar da “Tamam amca! Taşıyoruz amca!” diye karşılık veriyorlardı soluk soluğa. Çolağa,

-Sen nakliyeci misin? diye sordum.

-Hayır, dedi. Ben filan benzinlikteki lokantayı çalıştırıyorum. Anneleri benim lokantada çalışıyor da...

-Sana amca diyorlar…

-Ben amcalarıyım.

İnanmış göründüm. Yavrular, birilerine “Baba!” demek zorunda kalmışlardı daha önce, bu da öylesine amcaları olmuştu işte…

-Madem amcalarısın; evdeki tahribatın masrafını, ödenmeyen kira ücretlerini, elektrik ve su paralarını kimden alacağım?

-Verirler, alırsın…

Adam içinden, “Şu enayiye bak!” demiştir içinden, üstelik gülmüştür de… Odun ve kömürleri de alarak gittiler. Arkalarından bakakaldım. Dört ay gibi kısa bir sürede, uygunsuz kiracılarımdan kurtulmuştum; bu kazanç bana yeterdi. Kapıları boyattım, camları taktırdım; kiracımın kullandığı suyun ve yaktığı elektriğin paralarını da ödedim. Kiracılarımı hatırladıkça, “Verdim kırkı, gitti korku!” diyen atasözümüzü hatırladım; zaman içinde maddî zararımı unuttum veya unutmaya çalıştım. Ne var ki o üç çocuğu, küçük kiracılarımı bir türlü aklımdan çıkaramıyorum. O rezil ortamda kimlerin hakaretlerine maruz kalıyorlardı, nasıl yetişiyorlardı diye düşünmeden edemiyorum. Ah, hiç olmazsa onlar, o ortamdan kurtulsalardı…
 
2009 - DENİZLİ

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile