ÜÇ MERHUM GAZİ

Taşlı dayı... Öğretmenlik yaptığım Aşağı Tırkaz'ın yukarı mahallesinden, kısa boylu, zayıf yapılı, sevimli bir ihtiyar. İyi havalarda eşeğine biner, doğru bizim mahalleye gelirdi. Birkaç gün eğleşir, ilçeye geçer; ihtiyaçlarını temin ederek tekrar evine dönerdi. Kendi ifadesi ile "Allı’yı evermiş, Güllü'yü gelin etmiş” olduklarından evde "Köroğlu-Ayvaz" kalmışlardı.

Benim mahalleye geldiğinde, eşeğini bir yakınının ahırına bağlar; sonra hemen okula gelirdi. Birleştirilmiş beş sınıflı, tek dershaneli okulun öğretmeni, -köylü gündüzleri işinde olduğu için- köyün sohbet edilecek tek kişisi. Onu dershaneye alırım. Hâlini-hatırını sorarım. O, masamın yanındaki sandalyemde oturur; beni, öğrencilerimi, öğrencilerle uğraşmamı seyreder. Öğle yemeğini birlikte yeriz.

Taşlı dayı şakacıdır. Küçük-büyük ayırmaz, herkese takılır. "Taşlı dayı" denmesi de sözle çevresindekileri taşlamasından dolayıdır. Şimdi bu satırları yazarken "Taşlı dayının adı neydi?" diye düşünüyorum. Aradan tam 23 yıl geçmiş... Hatırlayamıyorum, hafızamın bir köşesinden "Mehmet" adı geliyor. Durup dururken soruverir:

-Öğretmen bey, söyle bakalım, okulun kaç penceresi var?

-Okulun merdiveni kaç basamak?

Birden nasıl cevap vereyim? Duraklarım, düşünürüm. Taşlı dayı, beni imtihan etmiştir, gülümser.

-Sınıfta kaldın öğretmen bey, der. Hiç düşünmeden cevap vereceksin.

Bir gün, -ben ona mı sordum, yoksa o mu sormadan anlattı bilmiyorum- gazi olduğunu öğrendim. O yıllarda İstiklâl Savaşı gazilerine maaş bağlanıyordu. Konu, köylülerle konuşulurken Taşlı Dayının gaziliği de gündeme gelmiş olabilirdi. Sevindim, hatıralarını yazacak bir gazi bulmuştum. Bu sebeple Taşlı dayının yolunu gözler oldum.

Bir gün, sabah erkenden çıkageldi. Dershanede beni, çocukları seyretti, dinledi. Öğleyin lojmandaki bekâr odama geçtik. Yemeği birlikte yedik.

-Benim için bir dilekçe yazacaksın öğretmen bey, dedi. Gazilere maaş bağlıyorlarmış.

-Yazayım, dedim.

-Yazacaksın amma, Cumhurbaşkanına yazacaksın, dedi. Başka bir yetkiliye dilekçe yazmanı istemiyorum.

Doğrudan Cumhurbaşkanına yazmak gerekmeyeceğini ona ne kadar söylediysem de anlatamadım. Israr etti.
Askerlik tarihini, birliğini söyledi. Taşlı dayı elime geçmişti. Bu fırsatı kaçırmak istemedim.

-Bana askerlik hatıralarını anlatırsan yazarım, dedim.

-Kabul, dedi.

Anlatmaya başladı. Köyden çıkışını, askerlik şubesine gidişini, ilçe İstasyonundan trene binişini, isim isim trendeki arkadaşlarını, Afyon'a götürülüşlerini... Yunan ordusu yeniliyor, denize dökülüyordu amma Taşlı dayı cepheyi anlatmıyordu. “Cephedeki Taşlı dayının yaptıklarını” söylemiyordu. Bir ihtiyat birliği içinde cephe gerisinde tutulmuş olmalıydı. “Cephe gerisinde idim. Ben düşmana kurşun sıkmadım.” demeyi de ar ediyordu. Gençliğin verdiği heyecanla ben de sormaz mıyım!

-Taşlı dayı, tüfeği eline ne zaman alacaksın, ne zaman bir düşman öldüreceksin?

Hızla ayağa kalktı.

-Haydi kahveye gidelim, dedi. Kahvelerimizi orada içeriz.

-Otur hele, dedim. Dilekçeyi yazayım.

Orada, dilekçesini yazdım. O günden sonra Taşlı Dayıya savaş hatıralarını hiç sormadım, o da anlatmadı.

Taşlı dayı gibi İstiklâl Savaşı gazisi bir ihtiyar daha vardı, Öğretmenlik yaptığım yerde oturuyordu ve Taşlı dayıdan yaşça büyüktü. "Karabacak dede" derlerdi. Şimdi onun da adını hatırlayamıyorum. Uzun boylu, esmer, daima bastonla gezen biriydi. Birçok savaşa girip çıkmış, birçok cephede savaşmıştı. Fakat anlatmıyordu. Hafızası pes etmişti. Birbiri ile bağlantısı olmayan kırık -dökük birkaç cümle söylüyor, gerisini getiremiyordu. O zaman birçok kişinin yaptığı gibi, bir ara o da cepheden kaçmış, sonra birliğine dönmüştü. Bu firar, Karabacak dedenin utandığı, hatırlamak istemediği bir olaydı. Ne var ki, muzip Taşlı dayı ne yapar yapar, olmadık bir zamanda, onun firar ettiğini herkesin içinde söyleyiverirdi.

Bir gün Taşlı dayı yine misafirim olmuştu. Akşamüzeri köy kahvesinde sohbet ediyorduk. Yanımızda köylüler ve İsmail Karabacak dede de vardı. Konu döndü, dolaştı, İstiklâl Savaşı'na geldi. Taşlı dayı bir konuşuyor, bir anlatıyordu ki… Cephenin önünde o, tetiğe her dokunuşta bir düşmanı yere seriyordu. Onun her cümlesi Karabacak dedeyi coşturuyor, elindeki bastonu tüfek yerine kapıp cepheye koşacak hâle getiriyordu. Taşlı dayı, muzip… Karabacak dedeye soruyor:

-Yunan'ı nasıl öldürdük, nasıl kovduk değil mi Karabacak?

-He ya... Geberttik kâfirleri! Gelmeselerdi, yurdumuzu işgal etmeselerdi! Ne işleri vardı topraklarımızda?

Sohbet sürmekte, Karabacak dede cepheyi hatırladıkça coşmaktadır. Bir ara heyecanının zirvesine varmıştır.
Taşlı dayı işte o anı beklemektedir, dokunuverir.

-Karabacak, sen cepheden kaçmıştın değil mi?

O cümle, Karabacak dedenin zirvedeki heyecanını şiddetli bir öfkeye dönüştürür. Bastonunu kaptığı gibi Taşlı dayının üstüne saldırır. Öteki, kendini korumak için hazırlığını yapmıştır, hemen yerini değiştirir. Bu sahneyi birçok defa yaşamış olan köylüler de araya girerek oynanan tiyatroya katılırlar. Karabacak dede öfkeyle söylenmeye devam eder.

-O zaman herkes kaçtı. Kaçmayan mı kaldı? Ben yine kendi isteğimle birliğe döndüm. Kaç cephede savaştım, kaç gavur öldürdüm biliyor musun?... Sen ne yaptın, sen?

Köylüler, ihtiyarın öfkesine gülerler. Onu yatıştırırlar. Konuyu değiştirip, sohbeti başka mecralara çekerler.

Karabacak dedeye de maaş verilmesi için dilekçe yazıverdim. Her ikisine de gazi aylığı bağlandı. Ömürlerinin son yıllarında, cephede veya cephe gerisinde de olsa vatan müdafaası yapmalarının karşılığı olarak verilen maaşla yaşadılar.
 
***

Ak Halil de bir gaziydi. Onu, Denizli'nin Uzunpınar kasabasında, 1980 yılında tanıdım. Galiçya'ya gönderilmiş ve Büyük Taarruz’a da katılmıştı. Onun da savaş hatıralarını yazmak istedim. Cepheye girmiş, kulaklarının dibinden kurşunlar geçmiş, düşmana kurşun sıkmış, hücumlara katılmış, geri çekilmek durumlarında kalınca arkadaşları ile birlikte gerilemiş. Kopuk kopuk anlatıyor, yer adı ve tarih vermiyordu. Katıldığı çarpışmaların hangi yerde, hangi savaşta yaşandığını tespit etmek mümkün olmuyor. Bu sebeple anlattıkları, karşısındakine zevk vermiyor, bir şey söylemiyordu.

Kış günlerinde, köy kahvesindeki soba başında, Ak Halil'in anlatacağı ancak savaş hatıraları idi; başka konusu yoktu. Kopuk kopuk anlatışı, aynı şeyleri yıllarca tekrarlayışı, dinleyici sayısını sıfıra indirmişti.

-Kaya diplerinde saklandın da sağ kaldın. Savaşa girsen ölürdün veya bir tarafında yaran olurdu.

Bu söz Ak Halil'e yeterdi. Çaresiz susardı.

-Siz öyle bilin, derdi öfkeyle.

Benimle tanışınca sevindi. Çünkü hatıralarını anlatabileceği, konuşacağı birini bulmuştu. Karşılaştığımız günlerde tekrar tekrar anlattı. Ben de usanmadan dinledim.

Askere çağrıldığında bekârmış. Denizli istasyonunda tren bekleyişini, hava değişikliği için askerden izinli gelen babası ile karşılaşmalarını, birbirlerine sarılmalarını anlatırken gözleri yaşla doluyordu. Babası, rastladığı köylülerinden, oğlunun askere alındığını ve orada bulunduğunu öğrenmiş. “Oğlumu askere alıyorlar. Onu bir daha göremeyebilirim. Arayıp bulayım.” Diye düşünmüş. “Ak Halil!” diye bağıra bağıra aramaya başlamış. Buluşmuşlar, asker baba-oğul kucaklaşmışlar.

Galiçya'dan, Büyük Taarruz'dan ve terhis edilirken subayının nasihatlarından ne anlatabildiyse yazdım. Sarayköy’deki Karataş tren köprüsünde, Yunan’a karşı koymuşlar. Büyük Menderes’ten bu yana geçirmemişler. “Orada iki arkadaşımız şehit düştü. Onların Hasköy köyündeki mezarlarını ziyaret etmeyi çok istiyorum.” demişti.

Hatıralarını, "Cepheden Cepheye" adı altında küçük bir oyun hâline getirdim, ilkokul öğrencilerine temsil ettirdim.

Temsil gecesi Ak Halil, şeref misafirimiz idi. Sahnenin en önündeki koltuğa oturtmuştuk. Bir taraftan oyunu yönetiyor, bir taraftan da ona bakıyordum. Temsil boyunca, Ak Halil rolündeki öğrenciyi seyrederken ağladı.

Denizli'deki yayımlanan Hizmet gazetesinde bu oyunu tefrika ettirdim. Yazıları keserek bir dosyaya koydum, kendisine verdim. Öyle sevindi ki... Yakınları anlattılar; sonraki yıllarda torunlarına o dosyadaki yazıları defalarca okutmuş.
 
***

Taşlı dayı, Karabacak dede, Ak Halil... Şimdi üçü de toprağa gark olmuş, Allah'ın rahmetine kavuşmuş üç gazi... Onları anmak ne güzel, onları yazmak ne güzel...
 
Halil TÜRKÜN, Hüseyin oğlu, 1313 Uzunpınar kasabası doğumlu.

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile