ADIMI BEĞENMİYORUM

-Ben, adımı beğenmiyorum anne!

-Aaa! O da ne demek oluyor? Hiç insan adını beğenmez mi?

-Beğenmiyorum işte!

-Neden?

-Herkesin tek adı var, benimki çift. Sonra, sınıfımızda, benim adımdan başka kimsede yok; başka sınıflarda bile…

-Olabilir… Adının, başka kişilerin adlarından farklı olması güzel ya işte. Karışıklık olmaz. Adın söylendiğinde yalnız sen ilgilenirsin.

-Çift ad… Hıh! Bunun neresi güzel? Benim için güzel değil, canımı sıkıyor.

-Canın hiç sıkılmasın oğlum, üzülme. Senin adın çok güzel!

-Hayır! Adımı beğenmiyorum, değiştirin.

-Sen bilirsin… Önce şu canını sıkan sebebi söylesen…

-Adımın biri Osman… Dedelerimin adı değil, sonra yakın akrabalarımızda da bu ad yok. İkincisi de “Batur”, ne demekse?…

“Batur” kelimesini üzerine basarak, adeta ayaklarımın altına alıp çiğnemek isteyen bir tavırla söylemiştim. Elimden gelse, ağzımdan çıkmadan, dişlerimle parça parça edecektim.

-Anlaşıldı, dedi annem. Sanırım, okulda canını sıkan bazı durumlar yaşamış olmalısın. Anlat bakalım, bugün neler oldu?

Neler olmuyordu ki? Anlatmalıydım, anlatacaktım. Hani derler ya, “Ta burama geldi.” diye. Benimki de işte aynısı. Öyle tesirli konuşmalıydım ki annem, bana inanmalı ve adımın değiştirilmesine karar vermeliydi. Annem de durumu babama anlatmalı ve en kısa zamanda bu addan kurtulmalıydım. Sesimi ağlamaklı bir şekle soktum, başımı hafif öne eğdim.

-Arkadaşlarım benimle alay ediyorlar. İkinci adımın yerine; “batır, pislet, kirlet” diyorlar. Her teneffüs, çevremde alay eden, benimle uğraşan çocuklar birikiyor. Artık dayanamıyorum!

-Yaa…

Anneme baktım, üzülmüştü. Bir süre, ayakta, uzaklara bakar gibi durdu. Konuşmam etkili olmuştu. Sevindim… Demek ki rolümü iyi oynamıştım. Annemi inandırabildiysem gerisi kolay olurdu ve o benim yanımda yer alırdı. Böylece babam daha kolay razı olurdu. Bir taraftan annem diğer taraftan ben, ikimiz birden anlatınca babam dediğimizi yapardı. Başka zamanlarda, başka konularda da hep ikimizin dediği olmuştu. Babam, bizi dinler, şakacıktan boynunu bükerek; “Bu ailede demokrasi var. Madem çoğunluk böyle istiyor, kabul…” derdi. Tatili nerede geçireceğimiz, hangi mobilyayı alacağımız gibi konularda böyle karar verirdik. Annem;

-Sen, ikinci adın olan “batur” kelimesinin; “yiğit, kahraman, cesur, alp” anlamına geldiğini bilmiyor musun?

-Biliyorum.

-Arkadaşlarına söylemiyor musun?

-Beni dinlemiyorlar ki…

-Peki, “Ben bir Türk büyüğünün adını taşıyorum.” demiyor musun?

-Söylüyorum amma “O da kim?” deseler anlatamam, hakkında bir şey bilmiyorum.

Annem, mutfaktaki işini bıraktı. Ellerini yıkayıp kuruladı.

-Beyefendi, zamanı geldi artık! diye sitem eder şekilde söylendi.

Elimden tuttuğu gibi kitaplığa götürdü. Ben, “Neyin zamanı geldi?” diye düşünüyor, soruma cevap bulamıyordum. Raftan, babamın kitaplarından birini çekerek elime tutuşturdu.

-Bu kitabı okuyup bitireceksin, dedi.

-Hemen mi? diye sordum.

-Önümüzdeki iki hafta içinde, ders çalışmaktan arta kalan zamanlarda ama mutlaka bitireceksin.

Bakışlar, tavırlar, konuşma sert idi. Yavaşça;

-Tamam, dedim.

Kitabın kapağına bir göz attım, üzerinde “Osman Batur” yazıyordu, şaşırmıştım.

-A, üzerinde benim adım yazıyor.

-Evet o aynı zamanda senin adın amma bu kitapta, senin adını taşıdığın kişi anlatılıyor.

Demek ki benim adımda bir kişi daha vardı. Bu konuda yalnız değildim. Ancak annemin sertleşmesine anlam verememiştim. Deminki o düşünceli, üzgün ve bana arka çıkacak hâlinden eser yoktu. Yine elimden tuttuğu gibi bilgisayarın başına götürdü.

-Şu koltuğa otur bakalım adını beğenmeyen beyefendi, dedi.

Annem çok öfkelendiği ve bir konuda kesin karar verdiği zamanlar böyle davranırdı. Çare; ona uymak, söylediklerini yapmaktı. Oturdum.

-Şimdi de bilgisayarı aç ve internete bağlan.

Dediğini yaptım.

-Arama motorlarından birine gir ve “Osman Batur” hakkında bilgi topla. Onları kaydet. Kontrol edeceğim.

-Peki anne…

-Ben şimdi mutfağa gidiyorum. Akşam yemeği hazırlamam lâzım. Bilgisayarda oyun oynayacağına biraz da bilgi edinmeyi öğrenmelisin. Tamam mı?

-Tamam…

-Bugün bilgisayardan, Osman Batur hakkında öğrendiklerini akşam babana anlatacaksın. Ona göre, dikkatli oku. “Aklımda kalmadıydı…” gibilerinden söz duymak istemiyorum. Tamam mı?

-Tamam…

Annem, yanımdan ayrıldı. Ben bilgisayarda çalışmaya, adaşım Osman Batur ile ilgili bilgi toplamaya başladım. Bu kişi kim idi, neler yapmıştı, nerede yaşıyordu veya yaşamıştı? Yaşıyorsa ve bize yakınsa, imkânı da varsa onunla tanışmak isterdim. Bütün bunları merak ediyordum. Annemin zorlamasıyla da olsa bir konuda çalışıyor olmak hoşuma gitmişti. Biraz uğraşınca adaşım ile ilgili bütün bilgilere ulaştım. Onları kopyalayıp bir dosyaya kaydettim. Sonra okudum, okudum…
 
***

Bir büyük insandı Osman Batur. Orta Asya’daki Altay bölgesinde yaşayan Türklerdendi. 1899 yılında Köktogay’da doğmuştu. Bir çiftçi çocuğuydu. On yaşına geldiğinde iyi bir avcı ve iyi bir at binicisi olmuştu. Köke Batur adlı, Çinlilerle savaşan bir Türk komutanı, onu iki yıl boyunca yanında tutmuş; ona silah kullanmayı ve savaş taktiklerini öğretmişti. Hür yaşamanın önemini ve Doğu Türkistan Devletinin kurulması gerektiğini de bir güzel anlatmıştı. Köke Batur, Çinliler tarafından öldürülünce, Osman Batur köyüne, babasının yanına dönmüştü.

Osman Batur, kırk yaşına kadar çiftçilik yaparak hayatını sürdürmüştü. 1940 yılına gelindiğinde baskı iyice artmış ve dayanılmaz hâl almıştı. Çinliler; Türklerin ellerindeki silahları topluyor, hakaret ve işkence ediyorlar, ileri gelenleri sebepsiz yere hapse atıyor ve öldürüyorlardı. Osman Batur bu baskılara dayanamamıştı. “Bugün silahlarımızı alanlar yarın canımızı alırlar.” diyerek dağa çıkmıştı. Babası İslam bey ile anası Ayça hanım ona hak vermişler ve başarılı olması için dua etmişlerdi. Bir arkadaşı ile büyük oğlu, arkasından giderek ona katılmış, sonraki aylarda otuz bin kişilik bir ordu oluşmuştu.

Şiddetli çarpışmalar yaşanmaya başlamış, Çinliler yavaş yavaş Altay bölgesinden çekilmek zorunda kalmışlardı. Çinlilerin sayıları ve silahları kat kat fazla idi. Böyle olmasına rağmen Osman Batur ve arkadaşlarının cesareti, arazinin dağlık olması ve bu araziyi kendilerinin daha iyi tanımaları başarıyı getirmişti. Ani baskınlarla güçlü Çin ordularını bozguna uğratıyorlardı. Başarılı olmalarında, Ruslardan satın aldıkları silahların da katkısı vardı. Birkaç yıl içinde Altay bölgesi Çinlilerden temizlenmişti. Halk, Osman Batur’u “han” ilan etmiş, ona kahramanlığından dolayı “Batur” unvanını vermişti.

Savaş yıllarca sürmüştü. Bu arada Ruslar, Doğu Türkistan topraklarında kurulacak bir Türk devletinin kendi işlerine gelmeyeceğine inanmışlardı. Bu sebeple Çinlilerle anlaşarak silah satışını kesmişlerdi. Silah ve cephane kıtlığı çeken Türkler, kendilerinden on kat üstün Çin orduları karşısında tutunamaz olmuşlardı. Zaman içinde ordumuz gerilemeye ve Türk şehirleri birer birer elden çıkmaya başlamıştı. Osman Batur’un ordusu, şehit olanların artması sebebiyle kadın ve çocuklarla birlikte dört bin kişiye kadar inmişti. Çinliler, durum bu kadar lehlerine iken Osman Batur’u bir türlü yakalayamamışlardı. O vurkaçlar, ani baskınlar yaparak düşmanlarını yıpratmıştı.

Çinliler, Osman Batur’u, 1951 yılı şubatında, bir kış günü yaptıkları baskınla, bir dağ köyünde sıkıştırmışlar. Osman Batur, cephanesi bitinceye kadar savaşmış. Kızı ile birlikte, donmuş bir göl üzerinde dağlara doğru kaçmaya çalışmış. Amacı dağ köylerine çekilmek ve istiklâl mücadelesine devam etmekmiş. Ancak atın ayağı kaymış, düşmüşler ve yakalanmışlar.

Osman Batur için bundan sonrası; zindana atılmak, zincirlere bağlı bir şekilde sokak sokak dolaştırılmak, hakaretlere uğramak ve taşlanmak şeklinde geçmiş. Çinliler, kendilerini on bir yıl boyunca uğraştıran bu baturdan intikamı zulmederek almışlar.

Bütün bunlara rağmen o, uzun boyu ve güçlü bedenini hiç eğmemiş. Büyük bir milletin temsilcisi olduğunu karşısındakilere hatırlatmak için hep dimdik durmuş. Sordukları soruları cevapsız bırakarak Çinlilere Türklerle ilgili sırları vermemiş. Kısık gözleriyle baktığı ufuklarda, Doğu Türkistan Türk Devletini hayal etmiş. 29 Nisan 1951 tarihinde, kulakları ve kolları kesildikten sonra kurşunlanarak şehit edilmiş.
 
***

Bilgisayarı kapattığımda iki saat kadar bir zaman geride kalmıştı. Bir Türk kahramanının sonunun böyle acıklı bitmesi beni üzmüştü fakat onu tanımış olmaktan dolayı gururla karışık bir sevinç duyuyordum.

Akşam, babam eve geldiğinde kapıyı ben açtım.

-Hoş geldin baba, dedim. Sana anlatacaklarım var.

-Anlatacakların ilginç ve pek güzel olmalı, dedi babam, gülümseyerek. Bakışlarından öyle anlaşılıyor.

-Evet baba… Bana adını koyduğunuz Türk büyüğünü anlatacağım.

-Demek ki o kahramanla tanıştın!

-Evet, öğleden sonra bilgisayarın başındaydım. Onunla ilgili bilgileri toplayıp okudum.

-Ne güzel!... Yemekten sonra anlatırsın.

-Peki…

Yemekten sonra, Osman Batur ile ilgili ne öğrendiysem anlattım. Babam, annem beni büyük bir keyifle ve sözümü hiç kesmeden dinlediler. Konuşmamı;

-Osman Batur, her Türk insanının tanıması gereken bir büyüğümüz. Annem bana, o kahramanı anlatan bir kitap verdi, onu da okuyacağım. Böylece bilgim artacak, daha yakından tanımış olacağım, diyerek tamamladım.

Annem, muzip muzip gülümseyerek;

-Oğlum, adını beğeniyor musun? diye sormasın mı!

Şu anneme bakın! Şimdi böyle bir sorunun yeri var mıydı? Canım sıkıldı. Çünkü babam, “Bu da ne demek oluyor. İnsan adını beğenmez mi?”diye sorularla sabahki konuşmamızı anlattırırsa ben pek utanırdım. Korktuğum olmadı, babam annemin sözünün arkasını deşelemedi.

Gayet ciddi bir tavırla, göğsümü kabartarak;

-Beğeniyorum anneciğim, dedim. Adımla gurur duyuyorum.

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile