TURKO YAPACAK ZEYBEK

Savaş bitmiş, iki ordu mevzilerine çekilmişti. Aralarında bir ırmak, savaştan, silâhlardan, ölümlerden habersiz şırıl şırıl akıyordu. Irmağın her iki tarafında askerler nöbet tutuyor, karşı tarafın hareketlerini gözlüyorlardı. Ola ki karşı taraf, gizlice çıkarma yapar ve bir baskın atabilirdi.

Günler geçiyor, her iki tarafta da savaşı tekrar başlatacak bir kıpırtı görülmüyordu. Barış havası iyiden iyiye esmeye başlamıştı. Bu durum nöbet tutan askerlerin tavırlarına aksediyordu. Düşman askerleri, Türklere gülümseyerek bakıyor, selâm veriyor, hatta hâl hatır bile soruyorlardı:

-Merhaba Turko!

-Nasılsın komşu?

Mehmetçikler ne lâf atıyor ne de karşılık veriyorlardı. Bir gün, karşı taraftan, beklemedikleri bir teklifle karşılaştılar:

-Turko! Savaş bitti; oturalım, konuşalım!

Mehmetçikler, bu teklife de bir karşılık veremediler, veremezlerdi de. Çünkü nöbet tutuyorlardı. Nöbet tutmak, vatan toprağını koruyup kollamaktı. Vatan korunurken oturup sohbet edilemezdi. Konuşulacak kişi, daha beş-altı gün önce süngü süngüye savaştıkları düşman askeriyse, hiç mümkün olamazdı. Yapılacak şey, lâf atmaları ve bu teklifi komutana bildirmekti. En doğru davranış da bu idi. Komutan düşünür, ne yapılacaksa karar verir, onlar da verilecek emre göre davranırlardı.

Mehmetçikler de böyle yaptılar. Nöbet süresi sonunda komutanın yanına gittiler.

-Komutanım, dedi bir tanesi. Düşman askerleri, birkaç günden beri bize gülümseyerek bakıyor, selâm veriyorlar.

-Hâlimizi hatırımızı bile sordukları oluyor, dedi bir diğeri.

-Bu gün de bizimle karşılıklı oturup konuşmayı teklif ettiler, dedi ilk konuşan Mehmetçik.

-Peki o davranış ve sözler karşısında siz ne yaptınız? diye sordu komutan.

-Biz, onlara bir karşılık vermedik. Senden alacağımız emre göre davranacağız, dediler.

Bu cevap komutanın hoşuna gitti, gülümsedi;

-Aferin, dedi, iyi etmişsiniz.

O da bir süre düşündükten sonra;

-Düşman askerleri ile konuşmanızın bir mahzuru yok, dedi. Ancak bazı şeylere dikkat etmeli, konuşma yerine hazırlıklı gitmelisiniz, dedi.

Biraz düşündükten sonra da tembihlerini sıraladı:

-Nöbetçiler bu konuşmaya katılmayacak, nöbet tutmaya devam edecekler. Konuşmaya, ayrıca iki-üç arkadaşınız gidecek. Orada askerî bilgiler konu edilmeyecek. Konuşmaya gidenler, en yeni elbiseleri giyecekler. Yanlarında tütün dolu tabakalar bulunacak. Onlara ikram edersiniz.

Bu izin üzerine, Türk askerleri içinden pehlivan yapılılar seçildi. Onlara yeni elbise ve potinler giydirildi. Her birine tütün dolu sigara tablaları verildi. Irmağın en dar yerine, karşılıklı oturuldu ve konuşmalar başladı.

Düşman askerlerinin çat-pat Türkçeleri vardı. Yıllarca Türk egemenliği altında, Türk komşuları ile yan yana yaşamış olmaları sebebiyle Türkçe biliyorlardı. Konuşmaları, pek fazla olmasa da anlaşılıyordu. Türk askerleri, tütün dolu tabakaları karşı kıyıya fırlatıyor; düşman askerleri o tütünden sigara sarıp içiyorlardı. Onlar da Türk tarafına peksimet, konserve hediye ediyorlardı. Dün savaşan ve birbirinin canına okuyanlar, bugün sohbet ediyor; birbirlerine ikramda bulunuyor, hediyeleşiyorlardı.

Görüşüp konuşmalar, bir zaman böyle devam etti. Fakat bu kadarla kalmayacağa benziyordu, kalmadı da. Düşman askerlerinden biri bir gün, inanılmayacak bir teklifte bulundu:

-Turko, biz sizin tarafa gelmek istiyoruz.

-Nasıl olur?

-Misafiriniz olmak istiyoruz.

-Komutanımıza söylememiz gerekir. İzin verilirse gelebilirsiniz.

Mehmetçikler, bu teklifi de komutanlarına ilettiler. Komutan da bu gelişme karşısında şaşkındı. Gülümsedi;

-Gelebilirler, dedi. Ancak üç kişiden fazla olmasınlar ve silâhsız gelsinler.

Şartlar karşı tarafa iletildi. Ertesi gün, üç düşman askeri, silâhlarını bırakarak, ırmağın en sığ yerinden Türk tarafına geçtiler. Mehmetçikler, onları güler yüzle karşıladılar. Irmağa en yakın bir çadıra götürdüler. Orada yemek ve kahve ikramında bulundular. Düşman askerinin çat pat konuştukları Türkçeleriyle, anlaşabildikleri kadar sohbet ettiler.

Yüzler gülüyor, savaşın acıları unutulmaya çalışılıyordu. İlerde, -belki böylece- iki millet arasında yapılacak bir anlaşmanın, yaşanacak bir barışın temelleri atılıyordu.

Bir ara, dışarıda bir koşuşturma oldu, gürültü duyuldu. “Kaçma!”, “Dur, yapma!” gibi sesler işitildi. Ayak sesleri ve gürültüler çadıra yaklaşıyordu. Misafir düşman askerleri korktular. Benizleri sarardı, gözleri irileşti; “Ne oluyor?” diyerek birbirlerine baktılar. İçlerinden; “Burada esir mi kalacağız? Türkler bizi öldürecek mi?” soruları geçti.

Kısa bir süre sonra çadırın kapısı açıldı. Önce sıkı örtüler içinde bir kadın, sonra onun arkasından, eli bıçaklı bir zeybek girdi. İkisi de soluk soluğa idiler. Kadın, yakalanmamaya çalışıyor, Mehmetçiklerin arkasına saklanıyor, çadırın içinde dört dönüyor ve yalvarıyordu:

-Efe, dur yapma!

Zeybek, patlak gözleri, oklava gibi olmuş damarları ile öfke küpüydü; elinde bıçak, bağırıyordu:

-Dur kaçma! Seni geberteceğim!

Misafir düşman askerleri daha da şaşırdılar. Eli bıçaklı bir Türk, çadırı basmış, bir kadını kovalıyordu. Bu gözü dönmüş adam, kendilerine de saldırabilirdi. Oturdukları yerde büzüldüler, ölüm korkusunu iliklerinde hissederek titremeye başladılar.

Mehmetçikler, misafirlerinin aksine sakindiler. Bir süre, bu kaçma ve kovalamacayı seyrettiler. Sonra duruma el koydular. Biri, zeybeği tuttu:

-Hele dur efe, dedi. Sakin ol. Derdin ne ise konuşalım.

-Beni tutma! diye haykırdı zeybek. Bırak! Bu kadını keseceğim.

-Dur hele, dur!

Kadın çadırın bir köşesine, büzüldü. Örtüsünün altında, sadece korku dolu gözleri görünüyor; o korkuyla, eli bıçaklı efeye ve orada bulunanlara bakıyordu. Kadının yalvaran bakışlarından ne kadar zavallı olduğu anlaşılıyordu.

Zeybek sakinleşti, bıçağını kuşağına sokup oturdu. Öfke dolu bakışlarını, düşman askeri üzerinde gezdirdi. Bu bakışlarla karşılaşan misafirler daha bir korktular, daha bir büzüldüler.

Sessiz, ne olup biteceği belli olmayan birkaç dakika öyle geçti. Sonra, zeybek birden gülmeye başladı. Zeybekten kaçan kadın örtüsünü atarak o da gülmeye başladı. Onun, kadın olmayıp bir Mehmetçik olduğu anlaşıldı. Çadırdaki Mehmetçikler de gülüyorlardı.

Misafirler daha da şaşırmışlardı. Henüz birkaç dakika önce bıçak vardı, ölüm korkusunu yaşamışlardı. Şimdi herkes gülüyordu. Olanlara, önce bir anlam veremediler. Sonra onlar da durumu kavradılar, korkularını atarak gülmeye başladılar. Birkaç dakikalık bir tiyatro oyununun hem seyircisi hem de oyuncusu olmuşlardı. Türklerden biri, kadın kıyafetine girmiş, diğeri eli bıçaklı bir efe olmuştu. Küçük bir tiyatro oyunu sergilemişler; rollerini pek güzel oynamışlardı. Çadırda bulunan, kendilerini misafir eden Mehmetçikler de oyuna ne güzel katılmışlardı!

Düşman askerleri, birliklerine dönerken, heyecanlarını, korkularını, şaşkınlıklarını, birbirlerine anlatıyor ve gülüyorlardı. Sonraki günlerde de, ırmak kenarı sohbetlerinde bu konuyu dile getirdiler; sordular:

-Turko, yapacak zeybek, yapacak gelin?
Dedem, (merhum) Gazi Mustafa KALLİMCİ’nin savaş hatırasıdır.

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile