DEDEM NİÇİN AĞLIYOR?

Okuldan döndüğüm bir akşamüzeri idi. Salona girdiğimde dedemin bizde olduğunu gördüm. Babam ve annemle birlikte oturmuş konuşuyorlardı. Daire kapısından girdiğim andan itibaren seslerini duymaya başlamıştım amma ne konuştuklarını anlamamıştım. “Çocuklara söylemeyelim. Onları üzmeyelim.” gibi sözler kulağıma çalınmıştı. Beni görünce sustular. Odaya, derin bir sessizlik hâkim oldu. Doğruca dedemin yanına koştum:

-Dede, dedeciğim, hoş geldin!

Dedemin evi pek uzak sayılmazdı. İki-üç günde bir görüşüp konuşurduk. Ya onlar bize gelirlerdi ya da biz onlara giderdik. Görüşemediğimiz o kısa aralıklarda çok, ama çok özlerdim dedemi. Çünkü benim dedem, dedelerin en sevimlisi, en tontonu idi.

-Hoş bulduk yavrum, dedi.

Sesi, durgun ve ağlamsı idi. Baktım, gözleri de dolu doluydu. Ne olmuştu da dedem böyle üzülmüştü? Babama ve anneme baktım. Onların da gözleri nemliydi. Çok merak etmeme rağmen soramadım. Kimse bana bir şey demiyordu. Ninem... Ninem aralarında yoktu. Ona bir şey mi olmuştu? Hasta mıydı?

-Ninem gelmedi mi? diye sordum.

-Gelecek, o da gelecek, dedi annem. Ablanla markete kadar gittiler. Akşama, burada, birlikte olacağız, diye karşılık verdi.

Oh, şükür! Ninem de iyiymiş. Hele akşama birlikte olunacağı haberi benim için müjdelerin en büyüğü idi. Bol bol Türkiye’den konuşulur, hatıralar anlatılırdı. Dedemin ve ninemin anlattıklarını pek severdim. Dedem, dedesinin İstiklâl Savaşı hatıralarını anlatırdı. Ben onları gururlanarak dinlerdim. Dedem heyecanlanır, iki dizinin üstünde doğrulur; “Mustafa Kemal Paşa, arkasına Türk milletini alarak bir destan yazdı.” derdi. Babam; “O, yıkılan bir imparatorluğun enkazından bir devlet çıkardı. Ne yazık ki biz o destanın devamını yazamadık. Atatürk’e lâyık olamadık. O sebeple yabancı ülkelerde karın doyurmaya çalışıyoruz.” diye hayıflanırdı. Ninem, masallar anlatırdı. Ninemin masallarını da dedemin anlattığı hatıralar kadar ilginç bulur, can kulağı ile dinlerdim. Yine her defasında, yaz mevsimi gelince, temmuz veya ağustos ayında, birlikte Türkiye’ye gitmek konuşulurdu. Köy, ilçe, ilçemizin bağlı olduğu şehir, akrabalar, akla gelen her şey sohbet konusu yapılırdı. Sözün kısası, Türkiye hasreti buram buram tüterdi o saatlerde.

İşte yine öyle bir akşam yaşayacaktık. Bu benim özlemimdi amma pek de öyle olacağa benzemiyor gibiydi. Çünkü bugün evimizde bir gariplik vardı. Gözlere, yüzlere, evimizin her köşesine hüzün gelip çökmüştü.

O hüznün sebebi ne idi? Ne idi dedemi ağlatan şey? Babamı, annemi üzen ne idi? Sormadım, soramadım; sormaya bir türlü cesaret edemedim.

Böyle zorlu zamanlarda tek sığınağım annem olurdu; benim canım annem… Bir fırsatını bulur, bu ortamın sebebini yine ondan öğrenebilirdim. O andan itibaren, fırsat kollamaya başladım.

Az sonra ablamla ninem de geldiler. Akşam yemeğini birlikte yedik. Ben odama geçip bir süre ders çalıştıktan sonra tekrar yanlarına döndüm. Bu akşam, nedense diğerlerine benzemiyordu. Bu akşam, kimsede neşe yoktu. Hüzün bir soğuk yılan gibi çöreklenmişti, evimizden gitmiyordu.

Büyükler, hep beni ilgilendirmeyen konulardan söz açtılar. Bir süre sonra da kalktılar. Babam onları araba ile evlerine bırakmaya gidecekti. Dedemle ninem, beni okşadılar, öptüler. Ben de onlara sarıldım; yanaklarından öptüm. Dedem, kapıdan çıkarken derin bir ah çekti:

-Ah, kaldık buralarda, elin memleketinde!

Gittiler. Ablam, bulaşıkları yıkamak üzere mutfağa geçti. Annem de onun peşi sıra gitmek üzereydi ki elinden tuttum.

-Anne!

-Ne var? dedi, akşamdan kalan hüznün tesiriyle, sert bir şekilde.

-Evet, bir şey var, dedim. Ne varsa öğrenmek istiyorum.

-Bir şey yok, dedi.

-Var. Bir şey var ki dedem ağladı. Sizin de gözleriniz nemliydi. Neden, neden?

-Sen çocuksun, anlamazsın.

-Lütfen anlat anne! Belki anlarım.

Baktı ısrarlıyım. Annem, kalktığı koltuğa yeniden oturdu. Ben de yanındakine oturdum ve ağzına bakmaya başladım.

-Deden çok üzülüyor, diye söze başladı. Buraya, Avrupa’ya bir miktar para kazanmak için gelmişti. O yıllarda biz daha çocuktuk. Türkiye’de bir iş kuracak kadar para kazanıp dönecektik. Yıllar geçti. Biz burada okuduk. Babanla, burada evlendik. Siz burada doğdunuz. Deden, emekli oldu. Bizlerden, sizlerden ayrılıp da Türkiye’ye dönemeyeceğini anladı. Kardeşlerinden iki tanesi de burada. Türkiye’de bir kız kardeşinden başka kimsesi kalmadı. Üzüntüsünün sebebi bu...

Annem, bütün bunları söylerken duygulanmıştı. Gözleri yine dolmuştu.

-Vatandan ayrı düşmek kolay değil yavrum. Bizler de üzülüyoruz. Buralarda, gurbette kaldık... Sonra, pahalılık da arttı. Önceleri yılda bir Türkiye’ye gidebiliyorduk. Pahalılık sebebiyle sonraları bu süre iki yıla çıktı. Biz, ailecek üç yıldır Türkiye’ye gidemedik. Yol parası... Az tutmuyor... Deden, Türkiye’yi çok özledi, çok… Hangimiz özlemiyoruz ki?

Dedemin ah çekerek, “Kaldık buralarda!” deyişinin ve gözyaşlarının sebebini şimdi anlamıştım. Türkiye’den uzak kalmak başta dedem olmak üzere herkesi üzüyordu. Dedem gitmeliydi, vatanını görmeliydi. Dedem sevinmeli, gülmeliydi.

-Anneciğim, dedim. Madem hepimiz tatile gidemeyeceğiz. Dedemle ninemi göndersek… Onlar Türkiye’yi görseler. Biz sonra gideriz.

Annem, zor tuttuğu gözyaşlarını bırakıverdi. Beni bağrına bastı:

-Benim akıllı, merhametli yavrum! dedi. Babanla biz de senin gibi düşünüyoruz.

Dedem Türkiye’ye gidecek, vatanını görecek, sevinecekti. Dedem üzülmeyecek ve ağlamayacaktı. Bu düşünceler beni rahatlattı. O rahatlık içinde odama, yatağıma koştum.

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile