AYAKÜSTÜ

-Oturuyor musun Niyazi ağa? Pek güzel, pek güzel… Ben de bakkala gidiyordum, evde çay tükenmiş de… İhtiyarlıkta dizler vücudu taşıyamıyor artık. Bakkala kadar gidip gelmek bile yoruyor insanı. Sen maşallah iyisin… Öyle, “Hayır!” anlamında başını sağa sola sallama, şükret. Evinin önüne çıkıp sandalyeye oturuyor, gelip geçeni seyrederek onlarla konuşuyorsun hatta kahveye bile gidip geliyorsun. Ya benimki? O, iyice tükendi artık… Evden dışarıya adımını atmıyor. İnsanın içinde biraz gayret olmalı değil mi? Senin hesap biraz gayretli olsaydı, ayakları açılırdı; tutulup kalmazdı öyle… Sen her zaman benim adamdan iyi oldun, her bakımdan… Gençliğinde de ondan iyiydin, ihtiyarlılığında da iyisin… Çalışkanlıkta, tutumlulukta, her şeyde… Mahallenin en yakışıklı genci sendin…

-!!!...

-Öyle, “Ne diyor bu kadın?” diye bakma! Bütün genç kızların gözü üstündeydi. Kimseye yüz vermedin, bana bile… Gittin, Yukarı Mahalle’nin Çilli Alime’sine gönül verdin… Boşuna, “Gönül ot yemez, b.k yer…” dememişler. Ah! Geride kaldı o günler, mazi oldu…

-!!!...

-Tamam tamam, bir şey demedik… Suratını asma öyle! Alime de iyi kadındır, saftır, alı dolu yoktur… Önceleri ben bile kıskandım amma sonraları iyi arkadaş olduk onunla. Şimdi mutfakta, ağzına lâyık yemekler hazırlıyordur. Yukarıda Allah var, sana iyi baktı Alime… O, ağzına göre yedirip içirmese, tertemiz giydirip kuşatmasa şimdiye çoktan öbür dünyayı boylardın…

-!!!

-Öbür dünya dedim de aklıma geldi… Şükrü, gencecik, kendine kıymaya kalktı. Kötürüm, tekerlekli sandalyeye bağlı yaşayacak artık. Anasını babasını, mahalleliyi, ilçe halkını üzdü. En çok da gözü yaşlı sözlüsü üzüldü. Kız boynu bükük, gözü yaşlı kaldı. Üzüntüsü hiç bitmeyecek gibi görünüyor amma zaman acısını alır. Hemen olmaz amma birkaç yıl sonra bir talibi çıkar, evlenir, o da çoluk çocuğa karışır. Sağlıklı hâli hiç aklımdan çıkmıyor, hayali gözümün önünden hiç gitmiyor Şükrü’nün… Dal gibiydi; kara kaşlı, kara gözlü… Bakan maşallah der, döner bir daha bakardı… Kendini mahvetti, gencecik kötürüm kaldı… Muradına eremeyecek artık… Hiç insan canına kıymaya kalkar mı? Yazık! Bir kız uğruna kendini Cehennem’e atacaktı. Bundan sonra hep tekerlekli sandalyede, yardıma muhtaç yaşayacak… Ah, yapmayacaktı, yapmayacaktı! Biri olmazsa biri, o da olmazsa diğeri, ilçede kız mı kalmamıştı. Bak, sen bile ona baktın, bana baktın; şunu bunu süzdün, sonra nasip oldu Alime ile evlendin.

-!!!

-Niyazi ağa, biliyor musun? Şükrü’nün sevdası zaten olmayacak duaya âmin demekti.

-!!!!

-Yüzüme kocaman kocaman bakma öyle! Ne Selma’nın Şükrü ile uyuşan bir tarafı vardı, ne de iki ailenin… Ne demişler; “Davul dengi dengine…” Evlenip yuva kuracak kişilerin benzer, uyuşan tarafları olmalı; öyle değil mi? Oğlan tarafı varlıklı, eşraf… Bir elleri yağda, bir elleri balda… Hükümetin memurlarıyla oturup kalkıyorlar. Ya Selma’nın babası? Bir garip taksi şoförü… Daha düne kadar ot süpürgeyle temizliyorlardı evlerini; elektrikli süpürgeyi yeni gördüler. Öyle birbirinin kaşını gözünü beğenmek, âşık oluvermek; yuva kurmak için yeterli olmuyor; denklik olacak denklik… Zaten evlenseler bile geçimleri olmazdı. Şükrü’nün annesi, en çok bir ay dayanır; sonra da kimseyi dinlemez, kızı kapının önüne koyardı. O kadının inadını, ilçede herkes bilir.

-!!!

-Evet… Boşatırdı oğlunu. Şükrü karşı çıksa bile mahkeme kapısına sürüklerdi onları. Selma, o evin düzenine uyacak kız değildi ki? Şükrü’nün anasına; giyinip kuşanmasını, memurlarla amirlerle oturup konuşmasını bilecek kibar bir gelin gerekirdi. Makyaj yapmasını bile bilmez ki Selma, amirlerle memurlarla konuşabilsin. Öyle ev önlerine oturup da mahalle karılarıyla dedikodu yapmaya benzemez ki ilçe eşrafının hanımlarıyla, varlıklı ev hanımlarıyla konuşmak, oturup kalkmak… Tarlada bahçede çalışmaya alışmış, nasırlı, kına yakılan ellerle; uzun tırnaklarına manikür yapılmış eller bir olur mu hiç? Şükrü’nün annesine, manikürlü pedikürlü bir gelin gerekiyordu… Niyazi ağa! Sen şimdi bana; “Şükrü’nün anası da fakir kızıydı, o nasıl olupbittiyse Selma da zamanla o ortama uyum gösterirdi.” diyeceksin. Aradan kırk yıl geçti Niyazi ağa… Eskilerin anlayışı, sabrı, şimdikilerde yok ki… Gençler, en ufak bir anlaşmazlıkta mahkeme kapısına dayanıp boşanıyorlar. Onlar kendi keyiflerini yaşarlarken parçalanmış ailenin acısını çocuklar çekiyor. Ah! Şükrü ile Selma da gençliklerinden, toyluklarından birbirlerinin dengi olmadıklarını bilemediler. Evet… Evlenseler bile önünde sonunda yuvaları yıkılırdı. İki taraflı anlaşarak, söz kesiminde verilenleri iade ederek bu işi bitirmeleri daha iyi olurdu amma ah, araya ölüm girmemeliydi! Niyazi ağa! Her iki aileye, daha işin başındayken, bu işin sonunun kötü olacağını birilerinin anlatması gerekirdi. O işi de biz yaptık, biz anlattık fakat çok uğraştık, çok… Azar yedik, lâf duyduk hatta kovulduk bile… Biz…

-!!!

-Dur Niyazi ağa, dur! Hemen bastonuna yüklenip de gitmeye hazırlanma. Şurada, iki komşu olarak durmuş iki lâf ediyoruz. Otur, biraz daha konuşalım. Daha sözüm bitmedi ki… Evet, işin sonu kötüye gidecekti. Evlenseler, çocukları doğduktan sonra ayrılsalar daha mı iyi olurdu? Mesela Şükrü… Yerde alıp gökte yemeye alışmış bir delikanlıydı. Allah günahlarını affetsin. “Bir kötürümün arkasından gıybet ediyor.” diyeceksin ama yeri geldiği için söylüyorum. Bu gıybet sayılmaz! Şükrü, akşamları, kendisi gibi baba parasıyla yiyip içen arkadaşlarıyla birlikte gezip tozuyordu. Meyhanede, şurada burada gönül eğlendiriyorlardı. Yayla evlerinde âlem yaptıklarını cümle âlem biliyordu, ilçede herkesin ağzında sakız olmuştu… Şşşşt, Niyazi ağa! Gençliğinde sen de aşağı kalır değildin hani! Arkadaşlarınla yayla evlerini mekân tuttuğunuz konuşulurdu o yıllarda… Sen de hırlı bir değildin Niyazi ağa, çapkının, hovardanın biriydin. Hınzır, gülmeye başladın. Lâfı bile hoşuna gidiyor değil mi? Seni eski kulağı kesik seni!

-!!!

-Ah, o yıllar geride kaldı. Gençlik, güzellik gitti ağa… Neyse… Sen şimdi, Selma’nın anasıyla Şükrü’nün anasını gözünün önüne getir. Biri koca donunu ayağına çekerek tarla toprak işlerinde kara yanık çalışıyor; evlere temizliğe gidiyor. Diğeri son moda giyiniyor, takıp takıştırıp günlerde gezip tozuyor. Allah aşkına söyle Niyazi ağa! Bu iki kadın anlaşabilir miydi, dünürlük sürebilir miydi? Süremezdi… Allah aşkına söyle Niyazi ağa! Nasıl oturup kalkacaklardı, bir araya geldiklerinde ne konuşacaklardı? Nasıl anlaşacaklardı?

-!!!

-Gelelim beylere; kız ile oğlanın babalarına… Biri taksi şoförü, biri eşraf… Şükrü’nün babası, şoför dünürünü alıp da amirin memurun bulunduğu bir meclise götürür müydü? Götürmezdi… Götürse bile o mecliste, nereye oturturdu? Selma’nın babası, öyle bir meclise girse bile ezilirdi zavallı…

-!!!

-Niyazi ağa, bozulma öyle… Ben gerçekleri söylüyorum, doğruyu anlatıyorum. Birilerinin doğruyu söylemesi gerekmiyor mu? Doğruyu ahrette mi söyleyeceğiz? Diyelim ki kız ile oğlan evlendiler. Diyelim ki Şükrü’nün anası, babası, gelinlerini de yanlarına alarak dünürünün evine gittiler. Nerede oturacaklar? Sedirlerde, minderlerde… Onlar koltuklarda oturmaya alışkın kişiler; bağdaş kurarak oturmaya alışkın değiller ki… Çocuklar, gençlik heveslerine kapılıp evlenselerdi; bu işin sonu kesin ayrılık ve gözyaşı olacaktı… Nüfusumuza bir parçalanmış aile daha katılacaktı… Yaaaa işte böyle Niyazi ağa! Gençler sevdadan başları döndüğü için burunlarının ucunu göremediler. Onlara, ilerde başlarına gelecek olanları, farklılıklar sebebiyle yaşayacaklarını, birilerinin anlatması gerekiyordu. Bu iş için çok uğraştık çoook!

-!!!

-Gençlerin sevdasına bir şey diyemezdik ancak yuva sağlam kurulmalı, temeli sağlam atılmalıydı. Bunun için de kız ve erkek tarafının birbirlerini yakından tanımaları, aralarındaki farklılıkları şimdiden kabullenmeleri gerekiyordu. Gençler de birbirlerini tanımalıydılar. Öyle göz süzmelerin, canımların cicimlerin geçici olduğunu bilmeliydiler. Koca ilçede, bizim gibi düşünen, ileriyi gören kimse yoktu. Herkes arkalarından konuşuyor, yüz yüze geldiklerinde; “Ah, ne iyi olmuş. Pek münasip… Çok sevindik…” gibisinden lâflar ediyorlardı. Bu durumda bütün iyi niyetimizle, doğruları gözlerinin içine sokmak için ortaya biz çıktık, biz…

-!!!

-Önce Selma’yı tenha bir yerde elimize geçirdik. “Bak kızım! Gençsin, güzelsin, sevmeye ve sevilmeye lâyıksın. Her genç kız gibi senin de evlenip evinin hanımı olmaya hakkın var. Ancak Şükrü ile evlenmeden önce iyi düşün. Aranızda ulu dağlar kadar farklar var…  Canım cicim ayları çabuk gelip geçer. Onların yaşadığı ortam, sizinkinden çok farklı!” dedik. Kız bizi dinlemeyecek oldu. “Biz birbirimizi seviyoruz. Evleneceğiz, mesut da olacağız.” diye karşılık verdi. “Sizin evlenmenize karşı çıkan yok. Ancak farklılıkları iyi bilmeniz, kendinizi ona göre hazırlamanız gerekir. Şükrü’nün anası babası fakirlik nedir bilmeyen, kanaati, idareli olmayı unutmuş insanlar. Her birinin altında bir araba… Yoksulluğunuzdan size, şehre gidip gelmek zor gelirken, onlar Türkiye dışında tatil yapıyorlar. Anlayışları, yaşayışları, senin hayat anlayışından çok değişik! Varlıklarıyla, gururlarıyla ananı babanı hatta seni ezerler…” dedik. Oğlanın, bir zamanlar, arkadaşlarıyla sarhoş gezerken kaza yaptığını, arabasının hurdahaş olduğunu, arabada bir de kötü kadının bulunduğunu bile söyledik. “Sonra pişman olursun. Son pişmanlık fayda vermez, çok acı çekersin.” dedik… Kancık, dinlemedi bile, çekip gitti. Bizi her gördüğünde köşe bucak kaçtı. Kaçar ve kulağına söz girmez elbette; ateş bacayı sarmış Niyazi ağa, ateş bacayı sarmış… Öğüt dinleyecek hâl kalmamış. Zavallı ne bilsin bizim iyi niyetimizi; bizi, mahallenin arabozucu, dedikoducu kadınları yerine koydu.

-!!!

-Birkaç defa daha konuşacak olduk amma bahaneler bularak sıvışıp gitti kız… Bu defa oğlanın yanına gittik, onunla da konuştuk. Biz, mahallenin güngörmüş büyükleri olarak sorumluluklarımızı biliyorduk. Olacakların, yaşanacak acıların önüne geçilmesi gerekirdi. Yuva kurulacaksa da sağlam kurulmalıydı.

-!!!

Şükrü, kırmadı, dinledi bizi. “Bak evladım!” dedik. “Gençsin, yakışıklısın. Varlıklı bir ailen var. Selma’yı seviyorsun, onunla evlenmek istiyorsun. Söz bile kesildi. Ancak dünya, karasevdalı gözlerinizin gördüğü gibi değil. Bugünün yarını var… İkiniz farklı dünyaların insanlarısınız. Ailelerinizin yaşadığı ortam, anlayışlar birbirinden çok farklı… Sevmekle iş bitmiyor. Kızın, ailenize uyum sağlaması gerekiyor. Yarın evlendiğinizde; Selma’nın, oturup kalkmasında, giyinip kuşanmasında, konuşmasında yanlışları, hataları olacaktır. Onu şimdiden o ortama hazırlamaya çalışmalısın. Uyum sağlayacak gibiyse tamam demektir; evlenmenizin mahzuru olmaz. Evlâdım, aksi hâlde işin zor… Anan, baban: “Bu kaba; konuşmasını, oturup kalkmasını, giyinip kuşanmasını bilmeyen kızdan başka sevecek birini bulamadın mı? Koca ilçede kız mı kalmamıştı?” diye başına kakmaya başlarlar.  Ömür boyu, hanımınla anan baban arasında kalır, huzursuz olursun.

-!!!

-Salak! Dinlemedi bizi. Tek kelime bile söylemeden, yüzümüze öfke dolu bakarak çekip gitti. Günah bizden gitmişti amma “Ne hâlleri varsa görsünler!” deyip de kenara çekilemezdik, çekilmedik çünkü bizler sorumluluğumuzu bilen insanlardık.

-!!!

-Bir gün, çalıştığı taksi durağına giderek kızın babasıyla konuştuk. Ona da, ailecek göremediklerini anlattık. “Sen bir garip taksi şoförüsün. Başkasının arabasında direksiyon sallayıp ekmek parasını kazanmaya çalışıyorsun. Dünürün olacaklarla aranda dağlar kadar fark var. Cicim ayları geçtikten sonra dünürlük hatırı falan kalmaz. Kızını ‘Şoför kızı!’ diye küçümserler, hakaret ederler. Sen kızını korumak istersin; onlar davranışlarıyla, sözleriyle seni ezerler. Henüz işin başındayken iyi düşünün. ‘İlle de nişan, düğün olacak!’ diyecekseniz, bütün bunları bilerek hareket edin. Sonra kırılır, üzülürsünüz; pişman olursunuz; ‘Biz ne yaptık?’ dersiniz.”  dedik. İyi söylemişiz değil mi Niyazi ağa? Ben iyi söyledim amma adam yanlış anlamış; bana dönerek; “Kızımı, oğluna almak istiyorsun da bu arabozuculuğu onun için yapıyorsun.” demesin mi? Tövbe Yarabbi! Şu densizin düşündüğüne bak! Gücüme gitti… Biz komşuluk hatırını düşünerek iyilik yapalım derken ne lâflar duyuyoruz. Adam, bir de üzerimize yürümesin mi? Bize ne dedi biliyor musun? “Ben bir yağlı kapı bulmuşum. Siz işi bozmaya çalışıyorsunuz. Ulan karılar! Bir daha karşıma çıkar da arayı bozmaya çalışırsanız, kadın demem döverim!” dedi. Sonra bana dönerek; “Ulan karı! Selma’yı oğluna almak için ne dolaplar döndürüyorsun. Bende sana verilecek kız yok!” diye çıkıştı. Aaa, şunun düşündüğüne bak! Hemen yanından uzaklaştık. Arkamızdan; “Ben, kızım fakirlikten, tarla toprak işlerinden kurtulsun, rahat yaşasın istiyorum; şunların yaptıklarına bak…” diye söyleniyordu.

-!!!

-Niyazi ağa! Senin de aklına, Selma’yı kendi oğlu için düşünüyor.” diye gelmesin; sakın ha! Vallahi öyle bir şey yok, şimdilerde hiç yok; bu vakitten sonra olamaz da… Bir yıl önceydi; oğlumu karşıma alarak, Selma ile evlenmek isteyip istemediğini sordum. “Gönlüm yok!” dedi. Bir başka kızı seviyormuş. Kim olduğunu sordum, söylemedi. Arkadaşlıkları yeni başlamış, evlilik meselesini konuşmaya henüz sıra gelmemiş; kararlaştırdıklarında bana söyleyecekmiş… Selma, bana göre bizim aileye uygun amma oğlana söz dinletemedim. Kız öyle çıtkırıldım biri değil, dayanıklı; evin, tarlanın, bağın bahçenin işlerini tek başına çevirecek kadar güçlü kuvvetli… Bana öyle bir gelin lâzım amma gel de oğlana söz dinlet…

-!!!

-Neyse Niyazi ağa… Şoförden ağzımızın payını aldık. Pes etmedik tabii. Bu defa da Şükrü’nün babasına gittik. Bir azar da ondan yeriz diye korkuyorduk amma korktuğumuz başımıza gelmedi. Ne de olsa eşraftan biri, kibar insan… Bizi, sözümüzü kesmeden dinledi. Bakışlarından onun da öfkelendiğini anladım fakat o, dünürü olacak şoför gibi değildi, azarlamadı. “Uyarılarınız için teşekkür ederim hanımlar.” dedi. “Şükrü’nün anası da bir fakir kızıydı. Varsın gelinim de bir fakir kızı olsun. Zamanla o da bizim eve alışır. Biz onu öz kızımız gibi seviyoruz. Siz dert etmeyin.” dedi. “Bunları benim yanımda konuştunuz. Sakın ha sağda solda konuştuğunuzu duymayayım, lütfen!” deyip bizi kibarca kovdu. Kırıldım, Niyazi ağa, kırıldım. İnanır mısın? O kibar herifin kovma şekli, şoförünkinden ağır geldi bana. Adam, alacak fakir kızını, eze eze her işinde kullanacak; kız da fakirlikten bir şey diyemeyecek, katlanacak. Gül gibi kız, hep içine atacak; ince hastalıklara yakalanacak… Biz de şöyle düşündük: “Oğlanın babasına anlatamadıysak anasıyla konuşuruz, doğruları ona anlatırız.” diye kararlaştırdık. Dedim ya, pes etmek yok…

-!!!

-Vardık Şükrü’nün anasının yanına… Kadın öyle karşıladı ki bizleri, sanki padişahın huzuruna çıkıyoruz. Kasıntılı, burnu havalarda… Anası belli babası belliyken… Ne olacak? Sonradan görme! Öyleyken, diyeceğimizi dedik. “Sen, Şükrü’nün babasına kaçtığında, kocanın bir küçük manifatura dükkânı vardı. O zamanlar, iki aile olarak, varlık bakımından denk sayılırdınız. Çalıştınız, didindiniz ilçenin sayılı ailelerinden bir oldunuz. Bir süpermarketiniz, benzinliğiniz, yüz dönümlük seranız var. Kaymakam, amir memur herkes etrafınızda dönüp duruyor. Allah birinizi bin etsin. Ancak gelininiz olacak Selma’nın ve ailesinin durumu ortada; denginiz değiller. Gençler birbirlerini seviyorlar amma iş sevgiyle bitmiyor. O kızın, sizin ailenize uyum sağlaması çok zor… Konuşmasını düzeltecek, giyinip kuşanmayı öğrenecek, oturup kalkmayı bilecek… Bütün bunların olabilmesi için uzuuuun zaman ister, sonra Eyüp Peygamber sabır ister. O sabrı gösterebilecek misiniz bilmiyorum. Siz güngörmüş insanlar olarak sabredersiniz, oğlunuzun hatırına katlanırsınız amma bakalım oğlunuz sabredecek mi? Yarın geçimsizlikler başlar da; ‘Ben bu kaba kızı istemiyorum!’ derse ne yapacaksınız? Hele o zaman içinde bir iki çocuk da olursa! Sonra kızın babası ne dedi biliyor musun? Ne dediğini, sizler hakkında neler düşündüğünü nereden bileceksiniz? “Ben bir yağlı kapı buldum…” diyor, yalanım varsa Allah çarpsın, iki gözüm önüme aksın. İşte bu komşum şahit… Adamın gözü sizin malınızda… İçimden şöyle geçti: Bu şoför, belki kızını Şükrü’yle evlendirdikten sonra, kocana –Allah gecinden versin – ecel vaki olursa, malları böldürüp kestirimden zengin olmayı düşünüyor galiba, diye düşündüm.

-!!!

-Konuşurken kadının gözlerine bir iyice baktım. Bir ara o da öfkelenir gibi olmuştu ancak şoförün niyetini öğrenince beni anladığına inandım. Şükrü’nün annesi o andan itibaren derin düşüncelere daldı. Sanırım oğlunun geleceğini düşünüyordu. Ana bu, düşünmeyip de ne yapsın? Bizle konuştuktan sonra duyduğuma göre, kadın oğlunu karşısına oturtmuş. “Bak yavrum! Biz iki aile, ayrı dünyaların insanlarıyız. Selma bizim evin kızı oluncaya kadar ele güne karşı çok mahcup oluruz. Ailecek çok sıkıntı çeker, huzursuzluklar yaşarız. Senin de ağzının tadı kaçar.” demiş. “Giyinip kuşanmasını, oturup kalkmasını bilen, güzel, dengimiz kızlar var. Nüfus müdürünün kızı gözlerinin içine bakıyor. İstersen sana kaymakamın kızını bile isterim, yeter ki sen evet de…” deyip önünden kaçmış. Oğlan söz dinlememiş. “Ben Selma’yı seviyorum; ondan başkasıyla evlenmem!” deyip diretmiş. Kadın da; “Gözü benim malımda olan bir adamın kızını, gelinim diye eve sokmam!” diyerek son sözünü söylemiş… Biliyorsun Niyazi ağa, o günlerde Şükrü’ye bir hâller oldu; saçı sakalı bırakıp mecnun gibi dolaşmaya başladı. Marketi o işletiyordu, oraya bile uğramaz olmuştu. Babası, “Oğlum seviyor, ben oğlumu sevdiği kızla evlendireceğim. Yeter ki oğlum mesut olsun, ben başka bir şey istemiyorum.” demişse de hanımına söz dinletememiş. Karı koca, Selma yüzünden çok kavgalar etmişler, çoook. Adam, “Oğlum seviyor, Şükrü’yü Selma ile evlendireceğim!” demiş. Kadın, “O kızı bu evde istemiyorum! Selma bu eve gelirse ben canıma kıyarım.” diye kestirip atmış. Amirler, memurlar araya girmişlerse de kadını bu evliliğe razı edememişler. Ona, kaymakam bile söz geçirememiş. Hâlbuki o patavatsız şoförün ağzından çıkanlara bakmayıp da gençleri everselerdi, kızı yavaş yavaş o ortama alıştırsalardı olmaz mıydı? Biz, iyi niyetle işte bunu anlatmak istemiştik amma yanlış anlaşıldık, yanlış… Bu sevdanın sonunun böyle bitmesini hiç istememiştik. İnsan komşu evlâdının canına kıymaya kalkmasını, kötürüm kalmasını ister mi? İki tarafın, birbirlerinin farklarına vararak, o farkları kabullenerek dünürlük sürmesini arzulamıştık. Olmadı, olmadı… Şükrü’nün anası, sonradan pişman olmuş; “Keşke oğlumu Selma ile everseydim de bu acıları yaşamasaydım.” demiş. Bize de kanlı bıçaklı düşman olmuş. Bizi kastederek; “O karıları sokakta görsem saçlarını başlarını yolacağım.” diyormuş. Biz, Şükrünün canına kıymaya kalkmasını istemedik ki! Çocuğun kötürüm kalması bizi de üzdü… Bak Niyazi ağa, hâla üzüntü içindeyim; hâlâ gözlerim yaşarıyor… Bu ilçede kimse, iyilik ne, iyi niyet ne anlamıyor. Bu ilçede yaşanmaz. Bura insanının anlayışı kıt… Kocama söyleyeceğim. “Evi barkı satıp savıp bir başka ilçeye gidelim.” diyeceğim.

-!!!

-Biz…

-!!!

-Ha, anlaşıldı… Hep “Biz…” diye konuştum değil mi? Bütün bu görüşmeleri yaparken yanımda kimlerin olduğunu merak ediyorsun; haklısın… Öyle fazla kişi yoktu yanımda. Koca ilçede beni, benim iyi niyetimi anlayan tek kişi var, o da senin hanım, Alime. Sağ olsun, bütün görüşmelerde hep yanımda bulundu. Kızla, oğlanla; kızın ve oğlanın ana ve babalarıyla, kimle, ne konuştuysak birlikteydik. Alime, hep beni destekledi. Biz…

-!!!

-Dur, Niyazi ağa, dur! Yavaş… Düşeceksin! Nereye gidiyorsun? Çok öfkelendin. Bu öfkeyle kadının elini kolunu kırarsın; başını yarar, gözünü çıkarırsın! Alime’nin bir kabahati yok. O iyi niyetli bir kadın. Dur gitme, duuur! Biz…
 

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile