TAŞLIKÖY’ÜN FAKİRLERİ

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, pireler berber iken; ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken... Dünyanın bir köşesinde, bir ülke varmış. O ülkenin kuş uçmaz kervan geçmez bir yerinde de Taşlıköy adında bir köy kuruluymuş. O köyde, fakirlerden de fakir insanlar yaşıyormuş.

Nasıl fakir olmasınlar? O köyün suyu kıt, otu az, toprağı çok taşlıymış. Bu sebeplerle köylülerin topraktan aldıkları ürünler pek az olurmuş. Keçi ve koyunları, yiyecek otu az bulabildikleri için etleri çok az olurmuş. İnekleri de zayıf olduğu için pek az süt verirmiş. O köyde bazı mevsimler kurak geçer, su iyice azalırmış. İşte o yıllarda açlıktan ölenler bile olurmuş.

Bu fakir köyün insanları, çok fakir oldukları için ancak çuldan elbiseler giyinirlermiş. Herkes çok üzülür, kara kara düşünürmüş. Kimse, “Şöyle yapalım da şu fakirlikten kurtulalım.” diye bir fikir ileri sürmezmiş. Herkes o köyde yaşayıp orada öldüğü için kimse başka köyleri ve şehirleri de bilmezmiş.

Bir gün, içlerinden bir yaşlı kişi, köylülere seslenmiş:
 
-Otumuz kıt,
Suyumuz kıt.
Toprağımız taşlı,
Gözlerimiz yaşlı…
Karnımız doymuyor,
Yüzümüz gülmüyor,
Bu böyle olmuyor…
Birlikte düşünerek
Bir çıkar yol bulalım,
Bir karara varalım
O karara uyalım;
Fakirlikten kurtulalım…
 
Köylüler, köy meydanına toplanmışlar. Başlamışlar konuşmaya. Her kafadan bir ses çıkıyormuş.
 
-Ah, yağmurlar yağsa!
Hiç susuzluk çekmesek…
 
-Ah, ürünümüz bol olsa
Her şeyden bol bol yesek;
Biz de iyi beslensek…
 
-Ah, bol olsa otumuz!
Etlense koyunumuz…
 
-Ah! İnekler bol süt verse,
Yüzümüze kan gelse,
Biz de keyifleniriz;
Neşelenir güleriz…
 
Konuşmalar bir süre böyle devam etmiş. Sonunda bir genç söz almış.
 
-Bu topraklar çok kurak,
Biz burada kalırsak
Fakirlikten kurtulmayız,
Hep, aç, sefil yaşarız, demiş.
 
Köylülerden biri, o gence,

-Peki ne düşünüyorsun? Teklifin nedir? diye sormuş.
 
Genç, konuşmaya devam etmiş:

-Cesaret göstermeli,
Bu köyden gitmeliyiz;
Suyu bol ve verimli
Bir yere göçmeliyiz.
Yerleşecek bir toprak
Arayıp bulmalıyız…
Orada bir köy kurup
Mutlu yaşamalıyız…
 
Doğup büyüdükleri yerden ayrılarak bilinmeyen yerlere gitmek köylülerin hoşuna gitmemiş. Homurdanmaya başlamışlar. Kendi kendilerine söylenmişler.

-Bilmediğimiz yerlerde yaşayamayız, korkarız…

-Oralarda başımıza kim bilir neler gelir?

-Hiç olmazsa burada güven içindeyiz. Köyümüzden ayrılmayalım, demişler.

Köylüleri oraya toplayan yaşlı kişi, homurdanmaların kesilmesini beklemiş. Sessizlik sağlanınca konuşmaya başlamış.
 
-Bu genç doğru söylüyor,
Dediğini yapalım.
Hiç vakit kaybetmeden
Eşyayı toplayalım.
Suyu, otu bol olan
Bir toprak arayalım…
Verimli, bereketli
Yerlerde yaşayalım.
Vücutlara can gelsin,
Yüzümüze kan gelsin, demiş.
 
Bu düşünce köylülere hoş gelmemiş. Ancak başka çareleri de yokmuş. Zaten az olan eşyalarını toplamışlar. Önlerine zayıf keçilerini, koyunlarını ve ineklerini katmışlar. Horozlarını ve tavuklarını da kucaklamışlar. Harman yerinde toplanmışlar. Son bir defa bakarak köyleriyle vedalaşmışlar.
 
-Hoşça kal güzel köyüm;
Bizi bağrına bastın
Yüzyıllarca yaşattın.
Toprağın taşlıysa da,
Suyun az bulunsa da
Seni pek çok sevmiştik.
Senden ayrılmayı biz
Asla düşünmemiştik!
Sağlıklı olmak için
Göç etmeye mecburuz.
Gittiğimiz yerlerde
Belki mutlu oluruz…
 
Gönülleri yaslı, gözleri nemli, evlerine, köylerine el sallamışlar. Uzak diyarlara, bilip göremedikleri yerlere doğru yola koyulmuşlar. Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Sıcaklarda dinlenmişler, serinlikte yürümüşler. Günlerden bir gün, pınarlarından sular akan,  ağacı ve otu bol bir yere gelmişler. Bakmışlar ki o verimli araziye bir köy kurulmuş. Oradaki köylüler tarlalarını ekip biçiyor, bahçelerde bağlarda çalışıyorlarmış. Her biri etli butlu sürü sürü hayvanlar, bol otlu yerlerde karınlarını doyuruyorlarmış.

Fakir köylüler, o yemyeşil köye, çalışkan köylülere, besili hayvanlara imrenerek bakmışlar.

“-Bizim de böyle bir köyümüz, besili hayvanlarımız, bahçelerimiz bağlarımız olsaydı… Biz de onlar gibi çalışsaydık…” diye iç çekmişler.

Bir pınarın başında konaklamışlar. Onları gören herkes oraya toplanmış. Elbiseleri çuldan, kendileri ve hayvanları bir deri bir kemik bu insanları hayretle seyretmeye başlamışlar.

-Siz kimsiniz? Nereden gelip nereye gidiyorsunuz? diye sormuşlar.

Fakir köylülerin önderi yaşlı kişi, kendilerini tanıtmış. Kuraklık sebebiyle köylerinden ayrılmak zorunda kaldıklarını anlatmış. Sonra da onlardan yer istemiş.
 
-Bir büyüklük gösterin,
Köyünüzün yanında
Bizlere de yer verin.
Komşu, kardeş olalım;
Birlikte yaşayalım, demiş.
Köylüler, bu teklife karşı çıkmışlar.

-Biz toprağımızı sizlerle paylaşmayız. Sizi yanımızda istemiyoruz, demişler.

Fakir köylüler çok üzülmüşler. Yerleşecek verimli bir arazi bulmak için tekrar yola koyulmuşlar. Az gitmişler uz gitmişler; dere, tepe, düz gitmişler. Yine günlerce yol yürümüşler. Suyu, otu, ağacı bol, toprağı verimli yerlerde yaşayanlar onları yanlarında istememişler. Kimse onlara yerleşmek için izin vermemiş. Gönülleri kırık, vücutları yorgun olarak yolculuklarına devam etmişler.

Günlerden bir gün, küçük bir tepeyi aştıklarında, karşılarına bir şehir çıkmış. Bu şehir, zengin bir devletin başşehriymiş. O devleti, bir sultan idare ediyormuş. O sultan; güngörmüş, yaşlı ve dürüst biriymiş. Halkından hep çalışmasını ister; insanların rahat ve huzurlu yaşaması için çırpınırmış.

Fakir köylüler, yerleşecek bir yer bulamadıkları için pek huzursuz imişler. Göç etmelerine sebep olan genci suçlamaya başlamışlar.

-Senin yüzünden köyümüzden, evimizden ayrıldık. Yersiz yurtsuz, evsiz barksız kaldık, demişler.

-Bugüne kadar, horozumuzu tavuğumuzu, zayıf keçi koyunumuzu yiyerek idare ettik. Bundan sonra ne yiyip içeceğiz? diye çıkışmışlar.

-Yorgunluktan ve açlıktan hepimiz öleceğiz. Bütün bunlara sen sebep oldun, diye sitem etmişler.

-Köyümüz çok uzaklarda kaldı. Artık oraya dönecek gücümüz de kalmadı, diye boyun bükmüşler.

Zavallı genç,

-Ben iyi niyetle bir teklif yaptım. Size yardımcı olmak istedim, dediyse de onu dinleyen olmamış.

Köyün saygın yaşlısı;

-Genci suçlamanız yersiz, diyerek köylülerine çıkışmış. Köyü terk etme teklifi ondan geldi amma kararı birlikte aldık, demiş. Şu anda yapılacak iş, şehre giderek sultanının huzuruna çıkmak olmalıdır. Derdimizi anlatıp isteğimizi söyleriz. Sultan, hâlimize acır da belki arazisinden bir yer verir.

Taşlı köyün fakir köylüleri birlikte şehre gitmişler. Cadde ve sokaklarda yürürken herkes onlara bakıyormuş. Hemen Sultana haber ulaştırılmış.

-Çuldan elbiseli yabancılar, şehrimiz sokaklarını doldurdular. Halkımıza bir zarar vermelerinden korkuyoruz, demişler.

Sultan da muhafızlarına buyurmuş.

-O yabancıları tez yakalayıp sarayıma getirin!

Muhafızlar, fakir köylülerin etrafını çevirmişler, onları önlerine katarak saraya götürmüşler. Sultan, bu fakir insanların durumunu görünce üzülmüş.

-İn misiniz, cin misiniz? Nereden gelip nereye gidiyorsunuz? Şehrime neden geldiniz? diye sormuş.

Sultana cevabı köyün saygın ve yaşlı kişisi vermiş. Neden göç ettiklerini sebepleriyle birlikte, baştan sona anlatmış. Sözlerinin sonunda da;
 
-Merhametli sultanım!
Sen dinledin çilemizi,
Görüyorsun hâlimizi…
Arazinden toprak ver,
Oraya yerleşelim.
İnsanca yaşayalım,
Neşelenip gülelim,
Sana dua edelim, demiş.
 
Fakir köylüler, sultanın kendilerine acıdığını, hâllerine çok üzüldüğünü görüyormuş. Bu sebeple; “Size, arazimden verimli bir bölgeyi bağışladım. Varın, oraya yerleşin. Tarlalarda çalışın. Bahçeler, bağlar yapın. Çileniz bitsin, yüzünüz gülsün.” demesini beklemişler. Fakat umduklarını bulamamışlar. Sultan;
 
-Çalışmadan, ter dökmeden,
Emek verip hak etmeden
Bir şeye sahip olunmaz.
Sahip olunsa bile
Pek faydası görülmez,
Kıymeti de bilinmez, demiş.
 
Pencereye doğru yürümüş. Fakir köyün yaşlı kişisini yanına çağırmış. Pencereden eliyle dışarıyı işaret ederek,

-Ey saygın kişi! Bak! Şehrimizin tam ortasındaki şu tepeyi görüyor musun? diye sormuş.

-Görüyorum, demiş yaşlı kişi.

-O tepe bizi çok rahatsız ediyor. O tepe yüzünden şehrin bir tarafından diğer tarafına güçlükle gidip geliyoruz. Onu ortadan kaldırırsanız, size ülkeme yerleşme izni veririm, demiş.

Yaşlı kişi, bir tepeye bakmış, bir de köylülerine.
 
-Aman yapma sultanım,
Bu tepe pek çok büyük,
Köylülerim pek zayıf,
Hepsi deri ve kemik;
Biz bu işi yapamayız…
Bizden başka bir şey iste
Çalışmaktan korkmayız… demiş.
 
Sultan suratını asmış. Sözlerini şöyle tamamlamış:
 
-Ben diyeceğimi dedim,
Size buyruğu verdim.
Sultanlar bir kez söyler,
Sonrasında iş bekler.
Ya hemen gidersiniz
Ülkemi terk edersiniz.
Ya da çalışırsınız,
Tepeyi kazarsınız.
İşi göze alırsanız,
Çalışmaya başlarsanız
Size otuz gün süre…
Bu otuz gün içinde
Ya bu tepe yok olur,
Size verilir bir yer;
Ya da kelleler gider…
 
Köylüler, bu ağır şartlar karşısında zangır zangır titremişler. Yaşlı kişi,

-Bize izin verin sultanım. Dışarıda, köylülerimle konuşalım ve bir karara varalım, demiş.

-Cevabınızı bekliyorum, demiş sultan. Tercih sizin…

Köylüler saraydan çıkarak bahçede toplanmışlar. Karşı karşıya bulundukları durumu, konuşup tartışmışlar.

-Tepe çok büyük, otuz günlük süre de çok az. Bu süre içinde tepeyi ortadan kaldıramayız, demişler.

-Bu işe bizim gücümüz yetmez. Hepimiz canımızdan olacağız. Bir an önce bu şehri terk edelim… teklifini yapmışlar.

-Hiç yiyeceğimiz kalmadı. Yollara dökülüp açlıktan öleceğimize burada kalalım. Gece gündüz çalışarak tepeyi düzlemeye gayret edelim. Çalışanı Allah da sever kul da… Belki çalışmamızın karşılığını alırız, diyen de olmuş.
Sonunda şehirde kalıp tepeyi ortadan kaldırmak için çalışmaya karar vermişler. Kararlarını sultana ulaştırmışlar. Sultan onlara kazmalar, kürekler ve toprağı başka yere taşımak için atların çektiği arabalar vermiş; karınlarını doyurmaları için yiyecek de göndermiş.

Taşlı köyün fakirleri,
Kazmalarla küreklerle,
Zayıf, güçsüz bileklerle
Çalışmaya koyulmuşlar.
Kadın erkek, çoluk çocuk,
Gece gündüz çalışmışlar
Tepeyi bir ucundan
Düzlemeye başlamışlar.
 
Üç gün geçmiş… Üçüncü günün sonunda başlarını kaldırıp şöyle bir bakmışlar. Tepe, bütün heybetiyle yerinde duruyormuş.

-Bu iş olmayacak! Boşuna çalışıyoruz, demiş içlerinden biri.

Yaşlı kişi onları cesaretlendirmiş.

-Ha gayret! Ümidinizi kırmayın, moralinizi bozmayın. Üç günde koskoca tepe düzlenecek değil ya! Daha önümüzde çok gün var… demiş.

Köylüler yeniden çalışmaya başlamışlar. Sultan da sarayının penceresinden onları izliyormuş. Otuz gün içinde bu işi bitirmelerinin mümkün olmadığını o da görüyormuş.

Günler birer birer tükenmiş, otuzuncu günün gece yarısı gelip çatmış. Ancak bir ucu düzlenebilen tepe bütün heybetiyle yükseliyormuş. Kazmaları kürekleri bırakıp, yere oturmuşlar. İçlerinden biri;

-Boşuna çalıştık. Boş yere emek verdik, ter döktük. Üstelik canımızdan olacağız… demiş.

Hepsi ölüm korkusuyla titriyormuş. Yaşlı ve saygın kişi onlara yol göstermiş.

-Nasıl olsa hepimiz
Yarın sabah öleceğiz.
Öyleyse dua edelim.
Allah’a yalvaralım:
 
“-Biz çalıştık, uğraştık
Bize düşeni yaptık.
Sen bizi görüyorsun,
Hâlimizi biliyorsun,
Ne olur bir sebep yarat,
Canımızı bağışlat…”
 
Diyelim, bekleyelim,
Ne olacak görelim…
 
Gerçekten dua etmekten başka çareleri kalmadığı için kadın erkek, çoluk çocuk gün ışıyana kadar Allah’a dua etmişler, yalvarmışlar, yakarmışlar. Gün ışırken bitkin hâle gelerek derin uykulara dalmışlar.

Sabah olunca sultan uyanmış.

-Varıp şu köylülere bakayım. Acaba ne yaptılar? diyerek pencereye dayanmış.

Gözlerine inanamamış. Tepe görünmüyormuş. Tepenin yerinde, tam istediği gibi bir düzlük varmış. Bir kenarda da köylüler uyumaktaymış. Gözlerini ovuşturup bir daha bakmış. “Acaba hayal mi görüyorum?” diyerek kendisini çimdikleyip yine bakmış.

-Gece yatarken baktım,
Yerinde duruyordu,
Sabahleyin, kayboldu…
Bitmedi otuz günde,
Ne oldu bir gecede?
Ne oldu da yok oldu
Şu bizim koca tepe? diye söylenmiş.
 
Köylülerin hemen huzuruna getirilmesini istemiş. O sırada köylülerden biri uyanmış. Tepenin yerinde olmadığını görünce önce şaşırmış, sonra da sevinmiş. O sevinçle bağırmaya başlamış.

-Köylülerim, kardeşlerim! Uyanın, uyanın! Tepe yok… Tepe yerinden kaldırılmış… Kellemiz kesilmeyecek, canımızdan olmayacağız, yaşayacağız…

Köylüler de uyanmışlar. Tepenin olmadığını görünce onlar da şaşırmış ve canlarının kurtulduğunu anlayıp sevinmişler. O sırada muhafızlar da gelerek onları saraya götürmüşler. Sultan,

-Otuz günün sonunda tepeyi ortadan kaldırdınız. Sözünüzde durdunuz. Canınızı kurtardınız… demiş.

Köylüler sevinmişler. Sultan devam etmiş.

-Ancak bir mesele daha var. Dün gece tepe yerinde duruyordu. Sabah uyandığımda yerinde olmadığını gördüm. Bir gecede tepeye ne oldu? Tepe nasıl yok oldu? Bana anlatın… Sakın ola ki yalan söylemeyin. Yalan söylerseniz kellenizi vururum, demiş.

Köylüler, canlarının kurtulduğuna sevinirken bir tehdit karşısında daha kalınca korkmuşlar. Çünkü onlar da tepenin nasıl ortadan kalktığını bilmiyorlarmış.

Köylülerin sözcüsü olan yaşlı kişi olanı biteni anlatmış.
 
-Tepe pek çok büyüktü,
Bizi aşan bir yüktü…
Öyleyken tam otuz gün
Gece gündüz çalıştık,
Zaman ile yarıştık…
Tepeyi kazamadık,
Kazıp kaldıramadık.
Sözümüzde duramadık…
Keller gidecekti,
Ömürler bitecekti.
Bunu bilerek biz de
Allah’a dua ettik,
O’ndan yardım istedik.
Gece sabaha kadar,
Avuç açtık, yalvardık,
Sonra uyuyakaldık…
Uyandık ki tepe yok,
Yeri dümdüz duruyor…
Gördük ki Yüce Allah,
Çalışanı biliyor,
Çalışanı koruyor.
Sevindik, bayram ettik;
O’na şükürler ettik.
 
Sultan da bu duruma sevinmiş.

-Sizler karınca gibi çalışkan insanlarsınız, demiş. Sonra doğru sözlüsünüz. Ben çalışkan ve doğru sözlü insanları severim. Çalışkan ve doğru sözlü olduğunuz için Allah da sizi sevdi. Dualarınızı kabul ederek size yardımcı oldu. Şimdi de arazi verme meselesine gelelim…

Sultan sözünün burasında durmuş, köylüleri bir iyice süzmüş. Köylüler merakla sultanın ağzına bakıyorlarmış. Her biri, “Sultan acaba bize yer bağışlayacak mı? Bize bir yer verse de sürünmekten kurtulsak.” diye düşünüyormuş. Sultan, konuşmasına şöyle devam etmiş:
 
-Taşlıköy’ün fakirleri!
Çalışıp yoruldunuz,
Allah’ın yardımıyla,
Sözünüzde durdunuz.
Merak etmeyin ben de
Duracağım sözümde.
Ülkemin en verimli
En güzel bir yerini
Sizlere vereceğim.
Bugünden itibaren
Bitti büyük çileniz,
Artık gülsün yüzünüz.
Yeni toprağınızda
Çalışın çabalayın,
Mutlulukla yaşayın…
 
Sultan bununla da kalmamış; her bir aileye bir kese de altın vermiş. Köylüler sevinmişler, sultana teşekkür etmişler. Yerleştirildikleri verimli topraklarda mutlu ve huzurlu yaşamışlar.

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…
 
(Kaynak: Doç. Dr. Ercan Haytoğlu. Ercan Bey bu masalı, çocukluğunda babaannesi 1315 Aydın merkez ilçesi doğumlu, Veli kızı Fatma Haytoğlu’dan dinlemiştir.)
 

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile