HÜSAM’IN KEKLİKLERİ

Bir akşamüzeri, eve gelmiştim. Paltomu çıkarırken torunum Merve koşup sarıldı.

-Dedeciğim, dedi. Geçen gün çocukluğundaki bir hatırayı anlatmıştın. Bir tane daha anlatır mısın?

Bende hatıra pek çoktu. “Hangisini anlattım acaba?” diye düşündüm. Hatırlayamayınca sordum.

-Hangisini anlattım kızım?

-İlkokuldayken kalem alma hatıranı… dedi. Annen, baban para vermeyince bakkala buğday götürmüşsün ya…

Hatırladım.

-Ha, tamam…

-Bir tane daha istiyorum… Ne olur, hemen anlat!

-Hemen olmaz… Akşam yemeğini güzelce yediğini göreyim. Yemekten sonra anlatırım.

Anlaştık. Merve, bir işin peşini kolay kolay bırakmazdı. Yemeğini, gözümün içine bakarak yedi. “Bak, yemeğimi senin istediğin gibi yiyorum.” der gibiydi. Yemekten sonra elimden tutup beni koltuğa oturttu.

-Dedeciğim! Ben yemeğimi yedim. Sen de sözünü tut, dedi.

Torunumun hatırını kıramazdım. Sözümde de durmam gerekiyordu. Bir anımı daha anlattım.
 
***

On - on bir yaşlarındaydım. Bir sabah erkenden uyandırıldım. Anam başucumdaydı.

-Uyan oğlum! Burçak yolmaya gideceğiz…

Of! Uykudan kopmak zor… Burçak yolmak daha da zor! Bence tarla işlerinin en zoru… Yerden en fazla bir iki karış yükseğe uzayan bu otu yolmak için hep eğilmek zorundasın. Sonra elle koparıldığı için ot, eli kesiyor. Ablam, eline yazma dolayıp öyle yoluyor burçağı, ot kesiği olmaması için. Ben de mendil dolayıp yoluyorum.

Ailemle birlikte ben de tarlaya gitmeliyim. Babam, anam, ablam çalışırken ben aylak duramam. Çünkü yapılacak iş çok… Burçak; yolunacak, düz bir yere yığılacak, dövenden geçirilecek, savrulacak. Başaklarından ayrılan taneleri, el değirmeninde bulgur şekline getirilerek hayvanlara yem olarak hazırlanacak. Burçak sapları da saman yapılarak yine hayvanlara yedirilecek. Bizim en büyük yardımcımız olan hayvanlarımızın kış mevsiminde aç kalmamaları için burçak yolmalıyız.

Hazırlanıp yola çıkıyoruz. Anamın, ablamın ellerinde çıkınlar. Babamda su testisi… Çıkınlarda; kahvaltıda ve öğle vaktinde yiyeceklerimiz var.

Tarla, köyümüz Baklan’a üç kilometre kadar uzakta; Beşparmak dağının eteklerinde, köyümüzün doğusunda, Afyonluk olarak bilinen tarafta. Yaya yürüyoruz.

-Kurumadan yolmalıyız; burçak yolmanın tam zamanı, diyor anam.

Bir kilometre kadar yürümüştük ki babam, bana döndü.

-Hüsam, dedi. Salata yapmak için koruk gerekli. Sen bağa git, biraz koruk yolarak getir. Alaca düşmüşlerinden yol.

-İyi olur, dedi ablam. Koruk suyu, susuzluğu gideriyor.

Haydaaaa! Oldu mu ya? Bu kadar yolu yürümüşken şimdi geriye dön. Baklan’ı geç… Köyün öte tarafındaki bağa kadar git. Koruğu yol… Sonra tarlaya kadar git… Onca yol nasıl yürünecekti? Fakat bu iş bana düşüyordu. Anamın veya babamın gitmesi yakışık almazdı. Ablamı da yalnız başına göndermezlerdi; buna ben de karşı çıkardım. İş başa düşüyordu.

Hemen gerisin geriye döndüm. Bir an önce gitmeli ve bir an önce gelmeliydim. Çünkü koca burçak tarlası bizi bekliyordu. Bu sebeple hızlı hızlı yürüyerek bağa vardım.

Bağımızda iki cins üzüm yetişiyordu; kara üzüm ve sultaniye… Kara üzümlere alaca düşmeye başlamıştı. Onlardan birkaç salkım kopararak mendilimin içine doldurdum. Dört ucundan bir güzelce bağlayıp pantolonumun kemerine taktım.

Yine acele ederek yürüyordum, tarlaya bir an önce varmalı ve aileme yardım etmeliydim. Köyü geçtim, ekin tarlaların arasındaki daracık yoldan gidiyordum.

-Cırraaak, cırraaaaak…

Önümde bir keklik belirdi. Hep ötüyor; bazen uçuyor, bazen yürüyordu. Bütün bunları benim için yapıyor gibiydi. Evet, kesinlikla öyleydi. Bana bir şeyler söylemeye çalışır gibiydi.

Düşündüm: Önüme çıkmış bir keklik… Çevremde ötüyor, yürüyor, uçuyor… Aklıma onu yakalamak geldi. “Şunu tutup götüreyim. Bir kafes yapar içine koyarım. Böylece bir kekliğim olur. Sabah akşam öter, ben de keyifle onu dinlerim.” dedim.

Bu düşüncelerle başladım arkasından koşmaya. Keklik ekinlerin arasına daldı. Yine bazen yürüyor, bazen uçuyor fakat nedense benden fazla uzaklaşmıyordu. Ne kadar uğraştıysam yakalayamadım. Güneş yükselmeye, hava ısınmaya başlamıştı. Ter içinde kalmıştım.

Kekliği yakalayamayacağımı anlamıştım. Tarladan çıkıp yola ulaştım. Bir de ne göreyim? On beş kadar palaz … Her biri civcivden daha küçüktü. O an, kekliğin ne yapmak istediğini anlayıverdim. Anaç keklik, beni yavrularından uzaklaştırmak için yakınlarımda uçuyor, yürüyordu. Böyle yaparak amacına ulaşmış, beni tarlanın ortalarına kadar götürmüştü. 

Yavruları seyrederken yine aklıma kekliklere sahip olma düşüncesi geldi. “Analarını yakalayamadım, yavrulardan birkaçını götüreyim. Onları bir kafese koyar beslerim…” dedim.

Palazlardan altı tanesini koynuma soktum. Hepsini almak isterdim ancak götüremeyecektim. Peki, kafesi nasıl yapacaktım? Aklıma, tarla yolundaki derede bulunan kovalık bitkileri geldi. Kovalık bitkisinin uzun, etli, sert uzantıları vardı. Onları koparıp örerek kafesimi yapabilirdim.

Kovalıkların olduğu yere gittim. Oradan yeteri kadar kovalık otu kopardım. Demet yaparak koltuğumun altına aldım. Bu arada çok vakit kaybettiğimi düşünerek, koşarcasına gittim ve tarlaya vardım.

Babam, anam, ablam çalışmaktaydılar. Koruk çıkınını, armut ağacının dibindeki çıkınların yanına koydum. Koynumda palazlar cıvıldaşıp duruyorlardı. Hep koynumda kalamazlardı. Bir an önce onlara kafes yapmalıydım. Kafesi hemen örer, sonra burçak yolma işine koyulurdum. Gölgeye oturup kafesi örmeye başladım.

Babam, burçak yolmayı bırakıp yanıma gelmişti. Konuştuğunda fark ettim.

-Hüsam, ne yapıyorsun?

-Kafes yapıyorum baba.

-Ne kafesi?

-Keklik kafesi… Yolda gelirken palazlar buldum… Benim de kekliklerim olacak.

Koynumdaki palazları çıkarıp yere koydum. Bir tanesi ölmüştü. Gözleri kapalıydı… Yazık! Cansız bedeni toprağa serilmişti. Kafası yere düşmüş, gagasının ucu yere değiyordu.  Diğerleri, kardeşlerinin öldüğünden habersiz idiler. Birbirlerine sokulup cıvıldaşıyorlardı.

-İşte benim kekliklerim, dedim.

-Yazık, dedi babam. Bir yavru ölmüş.

Palazın ölümüne, koynumda taşıyarak ben sebep olmuştum.

-Ben de çok üzüldüm baba, dedim. Bak, diğerleri yaşıyor. Onlara bir ev yapayım. Kafesi bitirip ben de burçak yolacağım, size yardım edeceğim.

Kovalık bitkilerini hızlı hızlı örmeye başladım. Kafesi bir an önce bitirmeye çalışıyordum. Çünkü kekliklerime sahip olmak istiyordum. Babam yanıma çömeldi.

-Hüsam, dedi. Bunlar pek küçük oğlum! Sen bunlara bakamazsın.

İşime devam ederken, başımı kaldırmadan cevap verdim.

-Bakabilirim baba…

Tam keklik sahibi olacakken babam beni onlardan ayırmayı düşünüyor olmalıydı.

-Seni, kötü niyetli birileri çalıp götürseler üzülmez misin? Sonra evinden ayrı kaldığın için korkmaz mısın? diye sordu.

-Üzülürüm, korkarım, dedim.

-Peki, ben, anan, ablan üzülmez miyiz?

-Üzülürsünüz…

-Görüyor musun Hüsam? Bunlar da çok üzgünler. Sonra çok da korkuyorlar. Altı yavrusunun eksik olduğunu anlayınca anaç keklik kim bilir ne kadar üzülmüştür?

Yaptığımın yanlış olduğunu anlamaya başlamıştım. Başım önüme eğikti. Kafes örmeyi bıraktım. Babam, çenemden tutarak başımı kaldırdı, göz göze geldik.

-Yabancılar seni, ben gibi, anan gibi sevip koruyabilirler mi?

Gözümün içine bakarken cevap vermemezlik edemezdim.

-Yabancılar beni sevip korumazlar.

-Bu yavruları da en iyi anaları bakabilir. Oğlum! Palazları, annelerinden, kardeşlerinden ayırma! Onları yuvasından ayrı yaşatarak üzme! Burada tutarsan hepsi ölür…

-Haklısın baba, dedim.

Yapacağım iş belli olmuştu. Sağ kalan beş palazı koynuma doldurup tekrar yola koyuldum. Yol boyunca yürürken “Bunlar bari ölmesin!” diye dua ediyor ve koşarak gidiyordum. Konuşarak onları sakinleştirmeye ve korkularını dağıtmaya çalışıyordum.

-Ölmeyin küçük keklikler. Korkmayın! Sizi ananıza kavuşturacağım…

Palazları bulduğum yere vardığımda diğer yavrular, anaç kekliğin etrafında cıvıldaşıyorlardı. Anaç keklik, beni görünce yine şaşırtma uçuşları yapmaya başladı. Aklınca önceden yaptığı gibi beni yavrularından uzaklaştırmaya çalışıyordu.

Yavruları teker teker koynumdan çıkarıp incitmemeye çalışarak yere bıraktım. Hepsi sapasağlamdı. Oradan biraz uzaklaştım. Ben uzaklaşmaya başlayınca anaç keklik, yavrularının yanına gitti. Bıraktığım palazlar küçücük ayaklarıyla koşarak kardeşlerinin yanına gittiler. Keklik ailesinin çocukları tekrar bir araya gelmişlerdi, ancak bir eksiğiyle… Yine de bir araya toplanmış olmanın mutluluğuyla cıvıldaşıyorlardı.

Tarlaya döndüğümde ilk işim, o ölü palaza bir mezar hazırlamak olacaktı. Yavru kekliğin ölümüne sebep olduğum için kendimi affedemiyordum. Belki mezarını yaparsam bir teselli bulabilirdim…
 

(Bu hikâye; Denizli’nin Baklan ilçesinden, 1943 doğumlu Ahmet oğlu Hüsam Güldaş’ın 1950 – 1951 yıllarında yaşadığı hatırasıdır. Kendisinden dinleyerek hikâyeleştirilmiştir. 08.01.2011)

Yolmak: Otu kopararak toplamak.
Baklan, Denizli’nin ilçesidir. 1980’li yıllarda ilçe olmuştur.
Palaz: Bazı kuşların yavrularına verilen ad.
 

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile