DANDİDİ DANDİDİ

DANDİDİ DANDİDİ
Bilirsiniz, köylünün kocamışına koyun güttürürlermiş, şehirlinin kocamışına da torun baktırırlarmış… Hem şehirli hem de emekli bir memur olunca torunların peşinde koşmak, bendenizin en önde gelen meşgalesi olup çıktı. Torunların; bebeklik çağlarında kucaklanıp pışpışlanmaları, gaz çıkarmalarına yardımcı olunması, ayakta sallayıp uyutulmaları… Biraz büyüdüklerinde parka götürülüp oradaki oyuncaklarda sağlıklı bir şekilde oynamalarının sağlanması ayrıca dondurma, balon, çikolata gibi isteklerinin yerine getirilmesi… Merak ettikleri konularda birbiri ardınca sordukları mantıklı-mantıksız sorularına sabırla cevap vererek anlayacakları kadar bilgilendirilmeleri… Bu işler hep bana bakıyor. Nasıl, görevlerimi biliyorum değil mi? Dede olmak kolay değil… Çocuk inat ve nazlanmalarına sabretmek pek zor, yoruyor insanı… “Dedem, dedeciğim!” diyerek sarıldıklarında yorgunlukların zerresi kalmıyor.

Üçüncü torunum Eralp dünyaya geldiğinde de görevlerimi eksiksiz ve kusursuz yapmaya çalıştım; hâlâ da aynı gayretle çalışıyorum. Fakat bu çocuk gerçekten başka… Kendi çocuklarımda ve diğer torunlarımda görmediğim bir özelliği Eralp’te görüyorum. Kerata, iki yaşını doldurduğu şu günlerde bir kocaman insan gibi davranıyor, bir politikacı gibi… Yaramazlığın âlâsını yapıyor. Evin içinde, elinde plastik bir tabure olduğu hâlde dolaşıyor. Yetişemediği yerlere onun üstüne çıkarak ulaşmaya çalışıyor. Çekip deviriyor, kırıyor, döküyor tabii azarı da yiyor. Suratı asılıyor, yalancıktan ağlıyor, bazen gözlerinden yaş bile geliyor ancak oluşan olumsuz ortamın sürüp gitmesi işine gelmiyor. Daha bir dakika bile geçmeden, kendisini azarlayan kişinin, –mesela- babası ise onun karşısına geçerek gülümsüyor. Kollarını kaldırıp, işaret parmaklarını uzatıyor. Göz bebeklerini yukarıya doğru kaydırarak başlıyor sallanmaya.

-Dandidi dandidi, dandidi dandidi…

Bu gösteri, bu barış dansı karşısında asılan suratlara gülümsemeler gelip yerleşiyor. İşte o an, kollarını açarak yürüyor:

-Babam, babacığım!

Damat, kucağına atılan oğlunu bağrına basıyor; “Oğlum! Canım!” diye okşuyor. Sonra da hayretler içinde söyleniyor:

-Bu çocuğa kızamıyor insan. Kendisine kızılmasına hiç izin vermiyor.

Oturduğum yerden, bu torun tiyatrosunu seyrederken gülümsüyor ve söyleniyorum.

-Seni politikacı seni!

Eralp koltukların üzerinde geziniyor, sehpanın üzerine çıkarak cambazlık yapıyor. Ha düştü, ha düşecek… Hepimizin gözü onun üzerinde yine hepimizin yüreği ağzına geliyor. Babası ikaz ediyor.

-Oğlum, in oradan!

Anneannesi daha bir telaşlı…

-Eralp, bak baban, annen kızacaklar. Haydi, in evladım.

Annesi, oğlunu en çok şımartan anneannesini ortaya koyarak onu sehpadan indirmeye çalışıyor.

-Eralp, bak anneannen bile kızmaya başladı. İn yavrum, in… Benim oğlum söz tutar, haydi in!

Çocuğun bakışları özellikle anneannesinin yüzünde… Anneannesinin kaşları çatık… Çocuk, sabırların taşmaya başladığının farkında. Anneannesine gülümsüyor; her zamanki şirinliğiyle başlıyor o kelimeyi sallanarak söylemeye. Tabii yine kolları kalkık, işaret parmaklarını uzatmış ve göz bebeklerini yukarılara kaldırmış olarak…

-Dandidi dandidi…

Başta anneannesi olmak üzere hepimiz, üzerimizdeki gerginliği atarak gülümsüyoruz. Bu skeç, diğer zamanlarda olduğu gibi kucaklaşma sahnesi ile tamamlanıyor. Anneannesi, Eralp’i sehpanın üzerinden çekip alıyor; birbirlerini öpüp okşuyorlar.

-Anneannem!

-Oğlum, canım!

Oyun tam seyirlik ve pek de güzel; hep barışla, mutlulukla, gülümsemeyle sonuçlanıyor.

-Bu çocuğa kızmak mümkün değil, diyor annesi. Bu nasıl çocuk böyle?

“Bu nasıl çocuk böyle?” çeşitli zamanlarda hepimizin dile getirdiği soru bu.

Bir gün, Erapler bizdeler. Bir taraftan televizyondaki maçı seyrederken bir taraftan da dandidi oyunu ne zaman sergilenecek diye bekliyorum. Eralp odaya girer girmez köşede duran büyük naylon torbayı istedi.

-Dede, oyuncak…

Naylon torbada oyuncakları vardı. Koltuğun arkasından çıkarıp ortaya koydum. Torbayı dip tarafından tutarak oyuncakların hepsini halının üzerine döktü. O sırada hanım mutfaktan seslendi.

-Bey! Çöpü toplayıp kapının dışına bıraktım; haberin olsun.

Çöp dolu torbayı çöp kamyonu gelmeden önce götürüp sokağın köşesine bırakmam gerek. Gözüm Eralp’in üzerinde olduğu hâlde seslendim.

-Tamam hanım!

Çocuk bir süre yumurtlayan tavuk oyuncağı ile oynadı, ondan bıkınca kamyonunu “Ennn ennnn ennnnnn!” diye sesler çıkararak halının üzerinde dolaştırdı. Daha sonra da yapboz türünden oyuncaklarla oynamaya geçti. Nedense bir oyuncakla oynaması pek kısa sürüyordu.

Bu arada odayı istenmeyen bir koku doldurmaya başlamıştı. Annesi;

-Eralp, dedi, sen kaka mı yaptın?

-Kaka yaptım, dedi çocuk oyundan ayrılmadan.

-Pis kakalı! dedi annesi, koca adam oldun hâlâ bezine yapıyorsun. Haber ver artık, “Kaka yapacağım!” diye söyle de seni tuvalete götüreyim.

Alt temizleme işlemi başladı. Eralp, annesini rahatsız eden bir iş yaptığının farkındaydı.

-Pis kakalı, diye yine takıldı annesi suratını asarak.

O, her zamanki barışçı hâlindeydi, yattığı yerden gülümsüyordu.

-Annem, anneciğim!

Yine yattığı yerden işaret parmaklarını uzatıp göz bebeklerini yukarıya kaldırdı. Başını sağa sola sallıyordu.

-Dandidi, dandidi; dandidi, dandidi…

Annesi gülümseyip sözleriyle okşadı.

-Şebek seni! Maymun!

Temizlik işlemi bitiyor. Ana oğul kucaklaşarak öpüşüyorlar. Ben, dünyanın en ilginç oyununu bir kere daha seyretmenin mutluluğu içindeyim.

Hanım yine seslendi.

-Bey, beni duydun mu? Çöpleri götürdün mü?

-Duydum hanım, götüreceğim!

Evin çöpünü çıkarmak, çöp torbasını sokağın köşesine bırakmak benim görevim. Ne var ki bazen kitap okurken, bazen bilgisayar başında gezinirken bazen de televizyonda maç seyrederken dalıp gidiyorum. İşte o zaman gürültü kopuyor. Şimdi de maç var, dandidi oyunu var. Tuttuğum takım galip, dandidi oyununda yüzler gülüyor; keyfim yerinde...

Hanım gelip kapıya dikelmesin mi?

-Sana çöpü götür demiştim. Çöp kamyonu gelmek üzere, bak motorunun sesi işitiliyor. İçinde balık artıkları var, torunun kakalı bezi de var. Kamyon giderse çöp bir gün daha kalır. Bir gün daha kalıp ortalığı kokutmasın. Çöp toplayıcılar yaklaşıyor; kalk, yetiştir! Bıktım senin maçından, televizyonundan, bilgisayarından…

“Şurada üç kuruşluk keyfim vardı, içine ettin!” desem kıyamet kopacak, biliyorum. Çaresiz kalkıyorum.

-Hemen hanım!

Televizyondaki maçı, doğabilecek pozisyonları, golleri kaçırmamalıyım. Çöp torbasını kaparak merdiveni aceleyle iniyorum. Tam bizim binanın köşesindeki çöpler alınırken yetiştiriyorum. Sonra hemen dönüyorum. Merdivenleri hızla inip çıkmak bu yaşlarda kolay değil. Ben derin derin soluk alıp verirken hanım gözümün içine bakarak söylenmeye devam ediyor.

-Bir defa da bir işi söyletmeden, zamanında yapsan olmaz mı? Bir işin ucundan söylenmeden tuttuğunu görsem başında çöp kıracağım. Sana çöp çıkarma işini de yaptırmayacağım amma biliyorsun her işe yetişemiyorum… Kimse benim hâlimden anlamıyor! Herkes kendini düşünüyor…

Hanım söylenmeye devam ediyor. Böyle zamanlarda beş on dakika kadar sızlanma dolu söylenmeler devam eder. Karşılık vermeye kalksam evin içinde Üçüncü Dünya Harbi çıkar. Saatlerce hatta günlerce ev, kara bulutların çöktüğü vadilere benzer. Susmaktan başka çare yok… Bir arkadaşım şöyle demişti: “Benim bir sloganım var: İtaat et, rahat et… İtaat ediyorum, rahat ediyorum…” Rahat etmenin yolu, susmak ve itaat etmek… Koltuğa oturuyorum; maçı seyreder görünerek düşünüyorum. Tamam; maçtan ve dandidi oyununu seyretmekten ayrılamadım fakat yine de çöpü zamanında yetiştirdim. Bu kadar öfkelenmeye, bu kadar söylenmeye ne gerek var? Bir çöp yüzünden ortalık bu kadar gerilir mi? İyi ki torunun dandidi oyunu var da gülümsüyoruz…

Bir gün, torunlarım Eren ve Eralp bizdeler. Eren bilgisayarın başında oyun oynuyor. Eralp oyuncaklarını dökmüş yapbozlarla meşgul. Hanım temizlikle uğraşıyor. Ben torunları seyrediyorum. Hanım alaylı bir söyleyişle sesleniyor:

-Beyefendi!

-Canım!

-Şu kitaplarının tozunu ne zaman alacaksın?

-Alacağım hanım, sen merak etme…

-Merak etmeymiş… Yıllardır elini sürmedin. Yazık değil mi kitaplara?

-Tamam hanım! Bir gün o işi de yapacağım?

-Ne zaman, hangi gün? Ne ağır adamsın! Sağından soluna altı ayda dönüyorsun! Senin gibi vurdumduymaz, dünyada bulunmaz…

Eyvah, yine başladı! Söylenmelerin sonu gelmez. Of, o sıkıntılı ortam yine evin içini doldurmaya ve beni sıkmaya başladı. Saatlerce, gün boyu böyle bir ortamda bulunmak çok zor! Çıkıp gidemiyorum çünkü hanım temizlik yaparken ben torunları avutacağım, görevim bu.

Eralp oyuncaklardan bıkarak ağabeyinin oturduğu bilgisayar koltuğuna tırmanmaya çalıştı, tırmanıp çıktı da.

Ben kavga çıkmaması için tembihledim.

-Eren! Kardeşin de baksın oğlum, o da öğrensin…

-Tuşlara basarak oyunumu bozar dede.

-Sen oynamaya bak, bozmaz…

Her ne kadar rahatsız olsa da ağabeyi ona yer verdi. Eren çöpten çelebi, kuru kıçlı bir çocuk; bu yüzden ikisi bir koltuğa sığıştılar. Ben Eralp’in uslu duracağını sanmıyorum; mutlaka tuşlara basacak ve ağabeyinin oyununu bozacak. Hep böyle olur ve o zaman kızılca kıyamet kopar. Bu sebeple Eralp’i de uyardım.

-Eralp! Bilgisayara dokunmadan otur oğlum e mi? Ağabeyini kızdırma. Olur mu? Tamam mı?

O kendi hâliyle ve diliyle, gülümseyerek uslu bir çocuk gibi cevap verdi:

-Oluy, mamam…

Kendi ifadesiyle tamam demişti amma az durdu uz durdu yine yapacağını yaptı; elini uzatıp tuşlara basmaya başladı. Tabii ağabeyinin oyunu da bozuldu.

-Dede, şunu al! Oyunumu bozdu.

Eren böyle söyleyerek gürlerken kardeşini itti. Çocuk ha düştü ha düşecek. Kafasını, bilgisayar masasının bir kenarına veya koltuğun demir ayaklarına çarpabilir. Yetişip kolundan tutarak hızla çektim. Biraz sıkıca mı tuttum, yoksa hızlı çekmemden mi nedir, rahatsız oldu; başladı ağlamaya. Dizime oturtup avutmaya çalıştım ancak bu söz tutmaz afacana karşı öfkeliyim.

-Yavrum, oğlum! Yerdekiler senin oyuncakların, sen bunlarla oynayacaksın. Bilgisayar, ağabeyinin oyuncağı… Büyüyünce sana da bilgisayar alacağım.

Eralp ağlamayı kesip suratıma bakıyor. Büyüklerinin kızmasını hiç istemeyen bu çocuk, yine o bildik oyununa başlıyor.

-Dandidi dandidi…

Gülümsüyorum.

-Dedem, dedeciğim, deyip sarılıyor bana.

-Oğlum, Eralp’im, torunum, canım! diye okşuyorum ben de…

Oğlumun dandidi oyunu sayesinde barış sağlanmıştı işte; yüzler gülmüştü. Hanım hâlâ söylenmeye devam ediyordu.

-Evin her yanı tertemiz, kitaplığını toz götürüyor. Dışarıdan biri gelip de o hâlini görecek diye ödüm kopuyor. Ne pasaklı adamsın böyle! Kadın olsan evine pislikten girilmeyecekmiş…

Offf… Torunlarla barış sağlanıyor ama yıllar var ki hanımla barışı sağlayamadık. Hep kavga hep gürültü… Yaşlı başlı iki insan, bir Eralp kadar olamadık… Böyle sürüp gitmez, gitmemeli. Ev içinde de barış sağlanmalı artık. Bacak kadar çocuk, ortalığı yumuşatıyor, hepimizi güldürüyor. Bir Eralp kadar olamadık…

Eralp kadar…

Dandidi oyunu…

Aklıma gelen parlak düşünceyle kalkıyorum. Hanım temizlik işlerini bitirip mutfağa geçmiş; akşam yemeği hazırlığında. Beni görünce suratı iki karış, söylenmeye devam ediyor.

-Söyle, kitapların tozunu kaç yıl önce almıştın?

-İki yıl önce… diyorum.

-İki yıldır söylene söylene dilimde tüy bitti. Beyefendi, senin keyfin yetmedi. Allah aşkına, eline bir bez al da…
Gülümsüyorum…

-Şuna bak, bir de gülüyor! Yanıma sen beni deli etmek için mi geldin? Git, uzak dur! Torunlarının yanına git.

Eralp’in yaptığı gibi ellerimi kaldırıp işaret parmaklarımı uzatıyorum. Göz bebeklerimi yukarıya kaldırmaya çalışarak başlıyorum başımı sağa sola sallamaya.

-Dandidi dandidi, dandidi dandidi…

Hanımın asık yüzü gevşiyor, gülümsüyor. Bu arada Eralp de yanıma gelerek oyuna katılmasın mı! Birlikte sallanıyor, birlikte söylüyoruz:

-Dandidi dandidi…

Hanım kahkahayı patlatıyor. Eralp, kollarını açarak ve “Anneannem!” diyerek yürüyor. Hanım çömelip onu karşılıyor.

-Oğlum! Canım!

Kucaklaşıyorlar. Ben oyuna devam ediyor; kollarımı açarak hanıma doğru bir adım atıyorum.

-Dandidi dandidi… Canım!

-Sen gelme, diyor hanım güler yüzle. Git, kitaplığı temizle, kitapların tozunu al…

Oh! Dandidi oyunu ile hanımı güldürdüm, iç barışı sağladım. Bundan böyle, hanım ne zaman öfkelense ve söylense hemen “dandidi” oynayacağım… Hatta bu oyunu, oğlan, gelin, damat, kız birlikte bulunduğumuz zamanda da oynayacağım. Çünkü arada bir onlar da kavga ediyorlar. Dandidi oyununun faydasını görsünler. Ağız dalaşına başladıklarında, birisi akıl ederek dandidi oynasın…

Bugün olmazsa yarın kitapların tozunu mutlaka alacağım. Elinden tutarak salona götürürken torunumla birlikte türkümüzü söylüyoruz.

-Dandidi dandidi…

Şubat 2011

PAYLAŞMAK İÇİN:

Paylaş - Facebook Paylaş - Twitter

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile